Sadece hikmet.net'te ara
*
Ana Sayfa arrow İslâm İlmihali arrow Namaz
Hasta namazı, Seferilik ve Cem meseleleri Yazdır E-posta
Akademi A. Heyeti   
12.06.2006

9- Namazla İlgili Bazı Meseleler

 

Hasta Namazı

Hastalık ve yolculukta genel olarak meşakkat ve sıkıntı bulunduğu için bu durumlar, bedenî ibadetlerden özellikle namaz ve oruçta bir hafifletme, kolaylaştırma sebebi sayılmıştır.

Taat, takate göre, yani buyruğun yerine getirilmesi kişinin gücü ölçüsünde olduğundan hastanın namazı kendi gücüne göre belirlenmiş, hastalığın artması ve şiddetlenmesi nisbetinde namazın eda biçiminde eksiklik ve kolaylığa izin verilmiştir.

Kıyam (ayakta durma), farz ve vacib namazlarda bir rükündür ve bir esastır. Bundan dolayı kıyama gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı farz veya vacib namaz caiz olmaz. Rükünler farz olduğundan onlara riayet etmek gerekir.

Ayakta durmaktan aciz olan kimse, namazını oturarak kılar. Bir kimse ya hastalık gibi bir özürden dolayı gerçekten ayakta duramıyor veya sıhhatli olduğu halde şiddetli ağrılar duyacağından veya bulunduğu halden daha kötü bir hale düşeceğinden korktuğu için ayakta duramıyor ise her iki halde de oturarak namazını kılabilir. Gücü yetiyorsa rükû ve secdeleri yapar; çünkü zorluklar kolaylığı kazandırır. Zaruretler de, kendi mikdarlarınca bir ölçüye bağlanır.

Bir hasta, bir yere dayanmak suretiyle ayakta namaz kılmaya gücü yettiği sürece oturarak farz namazları kılamaz. Yine bir süre ayakta durmaya gücü yetiyorsa, o sürece ayakta durur ve sonra oturarak namazı bitirir. Öyle ki, yalnız iftitah tekbirini ayakta almaya gücü yeten kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar; başka türlü yapamaz.

Ayakta durmaya gücü yettiği halde rükû ve secdeye veya yalnız secde etmeye gücü yetmeyen bir kimsenin namazını ayakta kılması gerekmez. Oturup imâ (İşaret) ile namaz kılar, faziletli olan budur. Fakat İmam Züfer ile üç İmama göre, namazını ayakta imâ ile kılması gerekir. İmâ'dan maksad, namazda başı aşağıya doğru eğerek rükû ve secde için yapılan işarettir. Ancak secde için yapılan eğilme hareketi, rükû için yapılandan daha aşağı olması gerekir.

Ayakta namaz kıldığı takdirde Kur'an okumaktan aciz kalacak olan bir kimse, namazını oturup kıraetle kılar. Ayakta bir mikdar okumaya gücü yeten kimse, gücü yettiği kadar ayakta okur, geri kalan kısmı oturarak okur.

Rükû ve secde ile namaz kıldığı takdirde yarasından kan akacak olan bir kimse namazını ayakta veya oturarak imâ ile kılar. Ayakta namaz kıldığı takdirde idrarını tutamayacak olan kimse de, namazını oturarak rükû ve secde ile kılar.

Tek başına namaz kılınca kıyama gücü yettiği halde, cemaatle kıldığı zaman buna gücü yetmeyen kimse, ayakta namaza başlar, sonra oturur. Gücü varsa rükû için yine ayağa kalkar ve rükû eder; fakat namazı tekrar kılması gerekmez.

Oturduğu halde de, rükû ve secde etmeye gücü yetmeyen kimse, başı ile ima ederek rükû ve secdesini yapar. Secde için, rükûdan daha fazla başını eğer. Üzerine secde etmek için yastık gibi bir şey temin etmesi uygun değildir.

Oturarak da namazını kılamayan kimse, sırt üstü yatar ve ayaklarını kıble yönüne doğru uzatır. Sonra rükû ve secde için ima ederek namazını kılar. Başı ile ima edebilmesi için, omuzlarının altına uygun bir şey konur. Böyle bir hasta, yüzü kıbleye yönelmiş olarak sağ yanı üzerine yatıp ima ile rükû ve secde yapsa, namazı yine caiz olur. Fakat gücü varsa, arkası üzerine yatması daha faziletlidir.

Oturarak namaz kılabilecek bir hasta, gücü varsa teşehhüdde oturulduğu gibi oturur ve böylece namazını tamamlar. Buna gücü yetmiyorsa, kolayına geldiği şekilde oturur.

Başı ile ima etmeye gücü yetmeyen bir hasta, İmam Azam'a göre namazını sonraya bırakır; kalbi ile, kaş ve gözleri ile ima etmez. İmam Ebû Yusuf'a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunmazsa da, göz ve kaşları ile ima eder. İmam Züfer ile İmam Şafiî'ye göre, kalbi ile de imada bulunur.

Diğer bir rivayete göre, böyle bir hastanın acziyet hali bir gün ve bir geceden fazla devam ederse, bu süre içerisindeki namazları büsbütün kendisinden düşer. Aklı başında olsa da hüküm budur.

Bir kimsenin baygınlığı bir gün ile bir geceden az devam ederse, bu arada geçen namazlarını kaza eder. Fakat bundan çok devam ederse, namazları üzerinden düşer. Bu azlık ve çokluk İmam Azam'a göre saat itibariyledir. İmam Muhammed'e göre ise, geçen namazların vakitleri itibariyledir. Bunun için İmam Muhammed'e göre, geçmiş olan namazlar beşten fazla ise düşerler; değilse düşmezler. Bu görüş daha sahih görülmektedir.

Netice itibariyle namaz, tam bir özür bulunmadıkça asla terk edilemez ve geciktirilemez. Aksi halde Yüce Allah'ın azabı çok şiddetlidir, pek korkunçtur. O'nun büyük varlığına sığınırız.

Bir özre dayanmaksızın farz namazlar hayvan/vasıta üzerinde kılınmaz. Bu hükümde vitir namazı ile cenaze namazı ve yerde okunmuş olan secde ayetinden dolayı yapılacak tilavet secdesi ve kazası gereken herhangi bir namaz da aynıdır.

İmam Azam'dan bir rivayete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.

Hareket halinde olan bir araba vs., yürür halde olan hayvan hükmündedir. Onun için bir zaruret bulunmadıkça hareket halinde olan araba üzerinde farz ve vacib namazlar kılınamaz. Yerde duran araba ise, yer üzerindeki bir sedir ve bir taht gibi olduğundan üzerinde namaz kılınabilir.

Uçakta iken eğer ayakta namaz kılınabiliyorsa namazlar ayakta kılınır. Ayakta namaz kılma imkanı yoksa duruma göre uçağa binmeden veya indikten sonra cem ederek kılınabilir. (Öğle namazı ikindi ile, akşam namazı da yatsı namazı ile cem edilebilir. Namazlar cem edildiğinde iki farz arasındaki sünnetler kılınmaz.

Bir zaruretten dolayı hayvan, araba, uçak vs. üzerinde oturarak namaz kılan kimse, rükû ve secdeyi ima ile yapar; secde için rükûdan biraz daha fazla eğilir. Herhangi bir eşya üzerine başını koyarak secde etmesi mekruhtur.

Sünnet ve müstahab namazlar, bir özür bulunmaksızın oturularak da kılınabilir. Fakat faziletli olan, ayakta kılınmalarıdır. Bunda alimlerin ittifakı vardır. İmam Azam'a göre, yalnız sabah namazının sünneti bundan müstesnadır; özürsüz oturularak kılınmaz. Yukarda buna işaret edilmişti. Teravih namazını da özürsüz oturarak kılmak mekruhtur.

Bir kimsenin ayakta olarak başladığı nafile bir namazı, yorulduğunda bir yere dayanarak veya oturarak kılması caizdir. Böyle bir özür bulunmadıkça, bir yere dayanılması veya oturulması mekruhtur.

Bir kimse oturarak kılmaya başladığı nafile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda ittifak vardır.

Görüldüğü üzere bir Müslüman zor şartlarda bile olsa namazını kılmak ile mükellefdir. Dinimiz her şartta yaşanılabilecek bir evrenselliğe ve enginliğe sahiptir.

Yolcu Namazı

Seferîliğin Mahiyeti

Kişinin herhangi bir nedenle ikamet ettiği yerden kalkıp başka bir yere gitmesi veya gitmek için yola koyulması, Arapçada sefer veya müsaferet olarak adlandırılmakta olup, bu şekilde yola çıkmış kişiye de seferî veya müsafir denilir. Seferînin mukabili mukimdir ve mukim bir yerde yerleşik bulunan, yolcu olmayan kişi anlamındadır.

Hanefî mezhebi bu konuda mekân'ı esas almış ve Allah Resulû'nun hadis-i şeriflerinde belirtildiği üzere 3 konaklık yani 90 km'lik mesafeyi kat' eden insan "seferi"dir hükmünü vermişlerdir.

Hanefî fukahası, bu mesafenin alınmasında kullanılan vasıtayı hiç değerlendirmeye almamıştır.

Yalnız çağımızın bazı alimleri ulaşım vasıtalarının gelişmesini de nazara alarak, seferiliğin tahakkuku için zamanın esas alınması ve sevâd-ı âzâm'ın (toplumun çoğunluğunun) yolculuk yaptığı vasıta ile üç günlük zaman sonucu ancak seferi olunabileceğini söylemişlerdir. Merhum Allame Elmalılı, bu görüşün öncülerinden sayılır. O, konu ile ilgili görüşlerini açıkladığı risalesinde bunu uzun boylu müdafaa eder ve o günkü şartlar altında tren'in ölçü olarak alınmasını söyler.

Fakat Elmalılı, bu risalesini "Bir kitapta bir görüşün açıklanması ile herkesin ona uymaya mecbur olduğu iddia edilemez. Fetva sorumluluğu da bana ait değildir. Ben de bir görüş açıklamasında bulundum."diyerek bitirir.

Öte yandan seferilik, sadece namazların kısaltılmasını doğuran fiilî bir durum değildir. Bunun haricinde oruç tutma, sefer mesafesi dışında kocası ölen kadının iddet beklemesi, kadınların tek başına yolculuk yapması... gibi meseleler de seferiliğin neticeleri arasında yer alır. Bu açıdan meseleyi daha geniş bir çerçeve içinde ele alıp değerlendirmek gerekir.

Netice itibariyle; bu konuda net ve kesin bir hüküm vermek zordur. Bunu, bütün Müslümanların fetvasını kabulleneceği ilmi bir hey'et verecektir. Veya başka bir ifade ile, bu ve bunun gibi çözüm bekleyen meseleler, böylesi bir ilmi hey'etin teşekkülünü beklemektedir.

Seferiliğin Hükümleri

Yolculuk durumu, genel olarak meşakkat ve sıkıntı içerdiğinden bu durumdaki kişi için bazı kolaylıklar getirilmiştir. Bunlar yolcuya tanınan ruhsatlardır. Bunların başında Ramazan ayında yolculuk yapan kişi için tanınan, orucu yolculuk anında tutmayıp sonraya bırakma ruhsatıdır. Normalde bir gün bir gece olan mest üzerine mesih süresi, yolcu için üç gün üç geceye çıkarılmıştır. Ayrıca yolcu olan kişinin, dört rekâtlı farz namazlarını ikişer rekât olarak kılmasına da izin verilmiştir. Buna "kasrü's-salat"denir.

Hanefî mezhebinde seferî iken namazların kısaltılması Allah'ın bir lütfudur. Bu lütuf azimet manasında bir ruhsattır. Bu itibarla yolcunun namazı kasretmesi vaciptir. Yolcunun bilerek dört rekatlı bir farzı ikiye indirmeyip dört kılması mekruhtur.

Yolculukta dört rekâtlı namazların kısaltılarak kılınması konusunda ayet ve Peygamberimiz'in uygulaması bulunmakta olup ayrıca âlimler bu hüküm üzerinde icma etmişlerdir.

İmam Şafiî'ye göre yolcu serbesttir. Dilerse dört rekatlı farzları kısaltmadan kılabilir.

Namazların kısaltılmasına ilişkin ayet şudur: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, eğer kâfirlerin size kötülük etmesinden (fitne) korkarsanız, namazları kısaltmanızda bir sakınca yoktur."(Nisa, 4/101).

Seferî kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukim olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferiliği devam eder.

Namaz cemaatle kılındığında mukim yolcuya, yolcu mukime uyabilir. Mukim kişi, seferi kişiye uymuşsa, seferi iki rekâtın sonunda selâm verince, mukim selâm vermeyip kalkar, namazı dörde tamamlar.

İki Namazı Bir Vakitte Kılmak (Cem')

Hanefî mezhebinde namazları cem' sadece Arafat ve Müzdelife'de yapılabilmektedir. Arafat'ta cem-i takdim, yani öğle ile ikindi namazları öğle vaktinde, Müzdelife'de ise cem-i tehir yani akşamla yatsı namazları, yatsı vaktinde kılmak suretiyle eda edilir. Hanefî mezhebinde bu iki durumun dışında namazları birleştirerek kılma yoktur.

Hanefî fukahası Efendimiz (sas)'in bazı hallerde cem' ederek kıldığı namazları ise, sûri cem' olarak telakki etmişler ve bunu mutlak cem'den ayrı düşünmüşlerdir. Buna göre ilk vaktin sonunda o vaktin namazı ve hemen akabinde giren vaktin namazı da vaktin evvelinde kılınmış ve bu cem' gibi anlaşılmıştır.

Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheblerine göre cem'in vakti yoktur. Cem-i takdim ve te'hir çeşitli zamanlarda olabilir. Cemi kabul edenlere göre, iki namazın cem edilmesini caiz kılan sebepler, ayrıntıdaki görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılacak olursa şunlardır.

1. Yolculuk (sefer) Hanefîlerin dışındaki âlimlerin çoğu seferi (yolculuğu) bir mazeret kabul ederek, yolculukta cem yapılmasını caiz görmüşlerdir.

2. Yağmur, çamur, kar, dolu. Yağmur, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde, yolcu olmayan (mukim) kişiler için bir mazeret kabul edilmiş ve böyle günlerde namazın cemi belli şartlarda caiz görülmüştür.

3. Hastalık Malikîlere göre hasta bir kişi, ikinci bir namazın vaktine kadar durumunun namaz kılamayacak derecede kötüleşeceğinden veya bayılacağından endişe ediyorsa cem edebilir. Hanbelîler de hastalık sebebiyle meşakkat söz konusu olduğunda cemi caiz görmüşler ve emzikli kadını, istihaze kanı gören kadını, özür sahibi kişileri ve her vakit için abdest almaktan âciz olan kişileri de aynı hükümde tutmuşlardır. Şafiîlere göre ise hastalık sebebiyle cem caiz değildir.

İçinde bulundukları şartlar itibariyle vaktinde namaz kılabilme imkânına sahip olmayan kimseler, namazlarını cem' etmek suretiyle en azından namaz kılmama günahından kurtulmuş olurlar ve kul olma mükellefiyetini yerine getirmiş olurlar.

Sabah namazı hiçbir şekilde cem edilmez. Cem yalnız öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı arasında olabilir. Şayet cemi takdim yapılacaksa, mesela öğle ile ikindi, öğlenin vaktinde birlikte kılınacaksa, öğle namazına başlarken cem yapmaya niyet etmek gerekir. Bazı âlimlere göre birinci namazı bitirmedikçe de niyet edilebilir. Cemi tehir de ise, birinci namazın vakti içerisinde cem yapmaya niyet etmek gerekir. Aksi takdirde, namazı vaktinden sonraya ertelemiş olur ki bu haramdır.

Cemi takdimde sırayı gözetmek gerekir. Öğle ile ikindi cem ediliyorsa önce öğle sonra ikindi kılınmalıdır. Aradaki sünnetler kılınmaz. Cemi tehirde de yine sıraya riayet etmek gerekir. Şafiîlere göre riayet edilmezse ikinci namaz kaza olarak kılınmış olur.

Akşam ile yatsının cemi takdim olarak birlikte kılınması durumunda vitir namazı yatsı namazından sonra kılınır.

Son Güncelleme ( 20.02.2009 )
 
< Önceki   Sonraki >

Günün Ayeti

"Fakat unutmayın ki kurbanlarınızın ne etleri, ne de kanları asla Allah'a ulaşacak değildir. Lâkin Ona ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvâdır, Allah saygısıdır."
Hac sûresi, 22 / 37
İslâm İlmihali

Günün Hadisi

"Mü'min ne ta'n edici, ne lanet edici, ne kaba ve çirkin sözlü, ne de hayâsızdır." (Tirmizî, Birr 48)