Vefa
Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek mümkün değildir. Vefa, duygu, düşünce ve tasavvurda aynı şeyleri paylaşan kişilerin özelliğidir. Kin, nefret ve kıskançlık gibi duygular ise vefanın baş düşmanlarıdır. O, sevgi ve mürüvvetin bağrında boy atar. Vefayı, insanın gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Doğrusu kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefadan bahsetmek kolay değildir. Konuşurken doğru söyleme, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan, verdiği söz ve yeminlere aykırı davranan ve yüklendiği sorumluluğun ağırlığını duymayan iki yüzlü ve mürai tiplerin gönül hayatına sahip olabileceklerini düşünmek, kişinin kendini aldatması ile eş değerdir.
Vefa kelimesi sözlüklerde, aldatma ve hıyanetin zıddı olarak, sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi, bağlılık ve dostlukta sebat; yetme ve yetişme; güzel ve yüce ahlâk anlamlarında kullanılır. Vefalı kişi, üzerindeki hakları eksiksiz ödeyen/yerine getiren ve sadece kendi hakkı olanı alan kişidir.
Hem Kur'ân-ı Kerim, hem Hadis-i Şerifler hem de dünya edebiyatının seçkin eserleri vefa konusunu geniş bir şekilde ele almışlardır. Yüce Allah, kendisinin vefalı olduğunu dile getirdiği gibi; vefayı, başta peygamberler olmak üzere seçkin kişilerin özelliklerinden ve insanlığın temel iyiliklerinden biri olarak zikreder. (Bakara, 2/177)
Öyle ise, ihlâs, sadâkat, gıybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi niteliklerin yanı sıra vefa da inanan her insanın hayatına hâkim kılmak zorunda olduğu güzel ahlâk prensiplerinden biri ve hayatın her alanında ihtiyaç duyulan temel özelliklerdendir. Fert, vefa duygusuyla güvenirliliğini kazanır ve yükselir. Aile, vefa duygusu üzerine kurulmuş ve bu duygu devam ediyorsa ayakta kalır ve cennet köşelerinden bir köşe olur. Devlet, kendi halkına karşı ancak vefa duygusuyla itibarını korur. Vefa duygusunu yitirmiş bir ülkede ne olgun fertten ne emniyet vadeden aile yuvasından ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten söz etmek mümkündür. Vefanın olmadığı bir ülkede, fertler birbirine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet de halkına karşı uğursuz ve her şey bir birine yabancıdır, tıpkı cansızlar gibi... Üst üste ve iç içe olsalar bile... İnsanlık, altında ezildiği sorunlarından kurtulma ve cehenneme dönüşen dünyayı cennete çevirme konusunda ancak diğer toplum ve milletlerle vefa hissi içinde ilişkide bulunursa başarılı olur. Tarih, dostlarını arkadan hançerleyen, yaptıkları antlaşmalara uymayan, tek taraflı çıkarlara dayalı politikalar izleyen millet ve devletlerin siyasal, ekonomik ve kültürel bağımsızlık içinde ve saygın olarak yaşamadıklarını belgelemektedir. Kur'ân-ı Kerim sağduyu sahiplerini de vefalı kişiler olarak nitelendirir: "Ancak sağ duyu sahipleri öğüt alır. Onlar ki, Allah'ın ahdine vefa gösterirler ve antlaşmalarını bozmazlar."(Ra'd, 13/19-20)
Vefa gösterilmesi ve şartlarına uyulması gereken akitler/antlaşmalar/ dostluklar üç çeşittir:
1. Kişinin Rabb'i ile,
2. Kişinin kendisiyle,
3. Kişinin diğer insan ve varlılarla yaptığı akitler/antlaşmalar/dostluklar.
Bunların varlığını ve şartlarını da, ya Kitap ve Sünnetle veya akıl, tecrübe ve araştırma ile bilebiliriz.
Diğer taraftan vefanın tevbe, samimiyet, muhasebe, sadâkat, hakta sebat, hicret, sabır, istikamet vb. dinî kavramlarla da ilişkisi bulunmaktadır. Karşıt olarak da aldatma, hıyanet, nifak, nankörlük vb. kavramlarla iç içedir. Aslında ilk grupta yer alan kavramların hemen hepsinde vefanın, ikinci grubunda ise vefasızlığın değişik tonlarını seyretmek mümkündür. Örneğin, kişinin, bir kısım iç bozulmalardan sonra yeniden asıl duruluğuna dönmesi ve özüyle bütünleşmesi anlamında tevbe etmek bir vefa olduğu gibi, gerçeğin ortaya çıkmasına engel olma, onu örtme, ikili oynama, günümüz moda deyimiyle çifte standart uygulama da hak ve hakikate karşı vefasızlığın ta kendisidir. Kısacası vefalı kişide tevbe, samimiyet, muhasebe, sadâkat, hakta sebat, hicret, sabır ve istikamet aramak veya beklemek mümkün iken, vefasız kişinin er veya geç aldatma, hıyanet ve nifak hastalıklarına bulaşması da beklenebilir. Öyle ise vefa, karşılıklı ilişki ve davranışlarımızda bir ölçü olarak kullanılmaya layık özelliklerin başında gelir.
Kur'ân-ı Kerimde vefa beş anlamda ele alınmıştır:
1. Ahde vefa. "Yetimin malına yaklaşmayın, ancak ergenlik çağına yetişince en güzel bir tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz). Ahdi de yerine getirin, çünkü (insana) ahdinden sorulacaktır (ahit sorumluluk gerektirir). Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru teraziyle tartın. Bu daha iyidir, sonucu da daha güzeldir."(İsra, 17/34-35) ayeti vb. bu anlama işaret etmektedir.
2. Va'de vefa.
Söz verme anlamına gelir. "Çünkü o (İsmail) sözünde duran ve tarafımızdan gönderilen bir peygamberdi."(Meryem, 19/54) ayeti buna işaret etmektedir.
3. Nezre vefa.
Nezir, Allah'a ibadet kastıyla ve Allah rızası için mubah bir fiil yapmayı kararlaştırma, adama; adak, adanılan şey, bir kişiye veya kuruluşa sunulan armağan anlamlarına gelir. Bu konuda şu ayeti zikretmek mümkündür: "Adaklarını yerine getirirler ve şerri salgın olan bir günden korkarlar."(İnsan, 76/7)
4. Ölçü ve tartıda vefa
Eksiksiz ölçme ve tartma. "Ölçüyü tam yapın eksiltenlerden olmayın."(Şuara, 26/181) ayeti bu konuya delildir.
5. Akitlere vefa.
Akit,
İki kişi veya taraf arasında bir iş konusunda anlaşmaya varılıp, taahhütte bulunulması, (nikâh akdi gibi).
Bu konuda da şu ayeti vermekle yetiniyoruz: "Ey iman edenler! Yaptığınız akitleri yerine getirin."(Maide, 5/1)
Bundan sonraki satırlarda sırasıyla Peygamberlerin, anne-baba, dost ve arkadaşların ve eşlerin vefasından ayrıca tasavvuf ehlinin vefaya verdiği anlam ve değerden söz etmeye çalışacağız.
Allah'a Vefa
İnsanoğlunu yokluktan varlığa çıkaran, ona en güzel şekli veren, akıl nimetiyle donatan, kendisini, gönderdiği peygamber ve onlara verdiği kitaplar vasıtasıyla tanıtan, kişinin iradesini de hesaba katarak doğru yola ileten Allah, vefa gösterilmesi gerekenler arasında elbette en başta gelir. Allah'a vefasızlık eden kişinin bir başka varlığa vefalı davranması beklenemez. Ancak insanın nefis ve şeytanla mücadelesinde yenik düşebileceğini bilen Allah, onu varlığa adım attığı ilk andan itibaren uyarmış, hak ve hakikate karşı vefasızlık yapmaması için ondan tekitli sözler almıştır. Buna fıtrî sözleşme demek mümkündür. Zira her insanın fıtratına yerleştirilmiş bir gerçektir. Daha sonra görevlendirdiği peygamberleri aracılığıyla, verdikleri bu fıtrat sözünü unutan insanoğluna, sözlerini hatırlatmış, gereğini yapmaları için uyarmıştır. Nitekim Kur'ân'da İsrailoğullarıyla ilgili şöyle bir örnek geçmektedir: "Ey İsrail oğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım. Ve sadece benden korkun."(Bakara, 2/40) İsrail oğullarının durması gereken sözlerin ne olabileceği konusunda üç temel görüş ileri sürülmüştür:
1. Gereği yapılmak üzere verilen söz, ayırım yapılmadan Allah'ın bütün emir ve yasaklarına uymaktır. Buna mukabil Allah da onları bağışlar ve onlardan razı olarak cennetine koyar.
2. İkinci görüşe göre şu ayette belirtilen konulardır: "Allah İsrail oğullarından söz almıştı. İçlerinden on iki başkan göndermişti. Allah demişti ki: "Ben sizinle beraberim, eğer namazı kılar, zekâtı verirseniz; elçilerime inanır, onlara yardım eder ve Allah'a güzel borç verirseniz, (Allah için yoksullara sadaka verirseniz, yahut ihtiyacı olanlara Allah için ödünç para verirseniz) elbette sizin günahlarınızı bağışlarım ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, düz yolu sapıtmış olur."(Maide, 5/12) 3.
3. Üçüncü görüşe göre ise, Peygamber Efendimizin peygamber olarak gönderileceğine ve ona inanılması gerektiğine dair alınan sözdür. Nitekim daha önce gönderilen ilahî kitaplarda Peygamber Efendimizin nitelikleri anlatılmış ve kendisine uyulması gerektiği belirtilmiştir. Konu şu ayetlerde izah edilmektedir: İsrail oğullarının inanan kısmı anlatılırken şöyle denilmektedir: "Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Elçiye (Peygamber Efendimiz), o ümmi Peygamber'e uyarlar."(A'raf, 7/157) Buna karşılık Allah onları kölelik ve esaretten kurtaracaktır.
Özel olarak İsrail oğullarından söz eden bu ayet, elbette bütün insanlığa hitap etmekte ve genel hüküm bildirmektedir.
İnsanın karakteristik vefasızlık, nifak ve nankörlük örneklerinden biri de şu ayetlerde dile getirilmiştir: "Onlardan kimi de, 'Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse elbette sadaka vereceğiz ve salih insanlardan olacağız.' diye Allah'a ant içtiler; fakat Allah kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve sözlerinden döndüler. Zaten onlar dönek kişilerdir. Kendisine verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar Allah, onların kalplerine nifak (iki yüzlülük) sokmuştur. Allah'ın, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını bildiğini ve gizli şeyleri çok iyi bilen olduğunu hâlâ anlamadılar mı?"(Tevbe, 9/75-78)
Peygamberlerin Vefası
Peygamberler Allah tarafından hak ve hakikati temsil etmek için görevlendirilen mümtaz şahsiyetlerdir. İçinde neşet ettikleri toplumun elinden tutmuş, çokları bu uğurda canlarını seve seve vermişlerdir. Ancak tarih boyunca peygamberler vefasızlığın en acımasızını yaşamışlardır. Yaşanan en çarpıcı vefasızlıklardan biri şu ayetlerde dile getirilmektedir: "Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabb'in gidin savaşın; biz burada oturuyoruz."dediler. Musa: "Rabb'im! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum, bizimle bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır"dedi. (Maide, 5/24-25) Bir tarafta içinde görevlendirildiği toplumun kurtuluşu için gayret gösteren ve çok üzülen bir peygamber, diğer tarafta onu alaya alan, "Git sen ve Rabb'in savaşın!"diyen vefasızlar güruhu...
Bütün peygamberler hem Allah'a, hem insanlığa, hem de bütün varlığa son derece vefalı davranan, sözlerinde duran kişilerdir. Âdeta bu onların temel özelliklerinden biridir. Kur'ân, yeri geldikçe bize o eşsiz vefalılardan söz etmektedir. Örneğin, Hz. Âdem, yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açtı ve gufran çeşmelerine ulaştı. Aynı olayda azgınlaşan İblis ise, göz göre göre kendisini vefasızlık çukuruna atarak boğuldu. (bak: A'raf, 7/11-30)
Bir koç gibi bıçakla doğranma imtihanını başarı ile geçen Hz. İsmail için şöyle deniyor: "(Resulüm!) Kitapta İsmail'i de an. Gerçekten o sözüne sadıktı, resul ve nebi idi."(Meryem, 19/54) Ciğerparesini bıçakla boğazlama imtihanına tâbi tutulan babası Hz. İbrahim için ise şu ifadeler var: "Yoksa Musa'nın ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in sayfalarında yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi?"(Necm, 53/36-37) Peygamber Efendimiz, Hz. İbrahim'in vefalı olarak nitelendirilmesine ayrıca şu davranışını da neden olarak gösteriyor: "O her sabah ve her akşam şöyle derdi: "Göklerde ve yerde, günün sonunda da, öğleye erdiğiniz zaman da hamd ona aittir. Allah ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır; yeri ölümünden sonra diriltir. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle (diriltilip) çıkarılacaksınız."(Rum, 30/18-19) Hakk'ın dostu ve nebilerin babası Hz. İbrahim, Nemrut'un ateşini göğüslerken de vefasından hiçbir şey kaybetmemişti. Hz. Cebrail'in yardım teklifini geri çevirirken asıl Kudret Sahibine vefasızlık yapacağı kaygısında idi. Bu vefası elbette karşılıksız kalmazdı ve ateş berd u selâm oldu. (Bak: Enbiya, 21/69) Vefa duygusu Hz. İbrahim'in torunları olan Araplarda bir erdem olarak asırlarca yaşamıştır. Bu durum Cahiliye Araplarında da sürmekte idi.
Tufan Peygamberi Hz. Nuh da asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefalı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının, cemaatinin büyük bir kısmında tesir icra etmemesi, onu bağlı bulunduğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi. Ondaki bu vefa duygusu idi ki, yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü anda, ona kurtuluş gemisi oldu. (Bak: Hûd, 11/40, Mü'minûn, 23/27)
Hz. Şuayb, içinde neşet ettiği toplumun en büyük hastalığının ölçü ve tartıda hıyanet/vefasızlık olduğunu tesbit etmiş ve defalarca onları bu konuda hakka riayet etmeleri için uyarmıştır. Elbette ilk akla gelen, maddî emtianın yani alış verişe konu olan malların ölçülüp tartılmasında dikkatli olma gereğidir. Ancak maddî-manevî her konuda ölçüye, gerçeğe yani Cenab-ı Hakk'ın koyduğu değer ve ölçülere uymak da bu ikazın sınırları içine girer. Zira hiçbir peygamber sadece maddî eğrilikleri düzeltmekle görevlendirilmemiştir. Öyle ise buradaki ölçü ve tartının sınırlarını geniş bir perspektiften ele almanın bir sakıncası olmamalıdır. Örnek olarak bir ayet grubunu zikretmek istiyoruz: "Şuayb onlara demişti ki: Korunmaz, takva sahibi olmaz mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız alemlerin Rabb'ine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."(Şuara, 26/177-183)
Peygamber Efendimizin Vefası
Peygamber Efendimiz'e gelince, o, kimseye müyesser olmayan mi'raca, ruhundaki vefa duygusu ile mazhar oldu. Meleklerin bile ulaşamadığı makamlara ulaştı, ancak gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o âlemi, ümmetine olan vefa duygusu ile tereddüt etmeden terk edip arkadaşlarının arasına geri döndü.
Peygamber Efendimizden önceki peygamberler de, kendilerine arka çıkan, dâva ve hizmetlerinde onları destekleyen ümmetlerine karşı ilgi duymuş ve onları sevmişlerdir. Nasıl sevmeyecekler ki, bu kimseler, en zor anlarda bile onları yalnız bırakmamışlardı. Ancak Peygamber Efendimizle diğerleri arasında şöyle bir fark vardı: Daha önce bir peygamber vefat edince çoğunlukla başka bir peygamber gelir ve işe vaziyet ederdi. Peygamber Efendimizden sonra ise, bu misyonu başta Sahabe olmak üzere, ümmetin evliyası yüklenmiştir. İşte böyle önemli bir hizmetten dolayı O da ümmetini âdeta ayrı bir sevgi ile sever ve bunu vefasıyla da ortaya koyardı.
Evet O, bir vefa insanıydı. Sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla dopdoluydu. Mekke'yi arzular, Uhud'a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba'yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke'den ayrıldıktan sonra sinesini açıp, "Bende kalabilirsin."diyen yerdi. Peygamber Efendimiz ise, "Sen beni misafir ettin, ağırladın."dercesine her cumartesi mutlaka Kuba Mescidine uğramaya çalışırdı. O, "Biz onu severiz, o da bizi sever."dediği Uhud dağını da ziyaret ederdi. Keza Medine'nin mezarlığı Baki'e gider oradakilere selâm verir ve dua ederdi. İşte onun için bu konuyla alâkalı araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki: Peygamber Efendimizin cemaati kadar Ona bağlı bir cemaat ve cemaatine Onun kadar bağlı ikinci bir lider ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Ismarlama bir liderin cemaatinin ısmarlama olması kadar tabiî ne olabilir ki?
Allah (cc.) yemin ederek onu şöyle anlatıyor: "And olsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, müminlere şefkatli, merhametlidir."(Tevbe, 9/128)
Peygamber Efendimize Vefa
Peygamber Efendimizin dünyaya gönderilip risaletle görevlendirilmesi kâinat çapında bir olay olduğu gibi insanlığın yeniden dirilişi sayılır. Elindeki eşsiz Kur'ân mesajı ile dünyaya yeniden asıl düzenini verecek plan ve projeleriyle geldi. İnsanlık; din, ahlâk, ilim ve medeniyet noktalarında ona çok şey borçludur. Kim bilir o olmasaydı acaba insanlık ne durumda olacaktı? Kısacası diyebiliriz ki:
Dünya neye malikse onun vergisidir hep,
Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi,
Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet,
Ya Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!
Kendi döneminde yaşayan arkadaşları Peygamber Efendimizin bu büyüklüğünü çok iyi anladıkları için eşsiz bir vefa ve saygı ile ona bağlı idiler. Hem kendilerinden hem de en yakın akrabalarından daha çok onu düşünmüş ve ona sahip çıkmışlardı. Örneğin hicret esnasında Hz. Ebû Bekir'in diğer aile fertlerinin yanı sıra 7-8 yaşında olan kızı Aişe de yanında yoktu. Aynı şekilde Hz. Ömer hicret ederken yalnızdı ve küçük oğlu Abdullah bile yanında değildi. Ashabın yazdığı eşsiz destanı burada dile getirmek sözü çok uzatacaktır. Kur'ân'ı korumalarına benzer bir şekilde, Peygamberimizin her söz ve davranışını bize aktarmaları vefalarının en çarpıcı yanlarındandır.
Ashaptan sonra gelenler de bu titizliği göstermiş olmalılar ki, söz ve davranışlarının yazılı olduğu eserlerin yanı sıra birçok kutsal emanet de günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak kısa bir zamandan beridir bazı vefasız gönüller, hem hadislerine hem de diğer emanetlerine ciddi şekilde hor davranmakta ve âdeta unutulması için gayret göstermektedirler. Ama insanlık hâlâ vefa duygusunu tam kaybetmemiş olacak ki, batılılarca hemen her on yılda bir yapılan anketlerde Peygamber Efendimiz çok büyük bir farkla insanlığın kaderinde en büyük pay sahibi olarak ilk sırada yer almaktadır. Suyun tersine kürek çekenlere tavsiyemiz, bir an önce güneşe karşı gözlerini kapatmaktan vazgeçip dünya ve ahiret mutluluğuna koşmalarıdır. Onun ümmetine düşen görev ise, ona yakışır bir hayat tarzı sergileyerek ona vefalarını bir daha ortaya koymalarıdır.
Anne-Babaya Karşı Vefa
İnsanın en yakını anne ve babasıdır ve her türlü iyilikte olduğu gibi vefada da öncelik hakkı onlara aittir. Onlara hürmette kusur eden, Hakk'a karşı gelmiş olur. Onları hırpalayan er-geç hırpalanmaya maruz kalır. İnsan daha küçük bir canlı halinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep anne-babanın omuzlarında ve onlara yük olarak gelişir. Bu hususta ne onların çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de onların çektiği sıkıntılarının sınırını tespite imkân vardır. Bu bakımdan onlara saygı ve vefa hem bir insanlık borcu, hem bir edep, hem de bir görevdir. Kur'ân bize bu edebi, seçtiği duaları ile öğretir. Ve "ey Rabb'imiz! (amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla"(İbrahim, 14/41) der. Demek ki, önce insanın kendi nefsi, sonra anne-babası gelir. Zaten bu husus insan olmanın, insanî duygularla bezenmenin bir ifadesidir. Allah hakkından sonra dikkat çekilen husus anne-baba hakkıdır. Anne-babasının hakkına riayet edenler övülmüş, aksi davranışlar ise büyük günahlardan sayılmıştır. Sadece bir iki ayet meali vermekle yetinmek istiyoruz: "Biz insana anne-babasını tavsiye ettik. Anası onu zorluk üstüne zorluk çekerek taşıdı. Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. (Onun için biz insana) "Bana ve anne-babana şükret, dönüş banadır."diye öğüt verdik."(Lokman, 31/14) "Rabb'in yalnız kendisine ibadet etmenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yahut her ikisi senin yanında yaşlanırsa sakın onlara "Öf!"bile deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. Onlara karşı alçak gönüllü ol. Ve "Ey Rabb'im! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse, Sen de bunlara (öyle) acı!"de."(İsra, 17/24)
İnsan anne-babasına karşı vefası ölçüsünde Yaratıcı'sına karşı vefalı olur. Onlara saygı ve vefası olmayanın Allah'a vefa ve saygısından söz etmek güçtür. Günümüzde ne garip tecellidir ki, sadece Allah'a karşı saygısız olanlar değil, O'nu sevdiğini iddia edenler bile, anne-babalarına karşı ne kadar saygılı ve vefalı olabiliyorlar acaba! Ya yıllarca en zor şartlarda evladını bağrına basan, yemeyip yediren, giymeyip giydiren, uyumayıp başında duran anne-babasını, kurtulması gereken bir fazlalık ve yük olarak gören evlada ne demeli.
Eşlerin Vefası
Toplumun temel taşı olan ailenin sağlam olması, eşler arasında ilk günden itibaren var olup ömür boyu sürmesi gereken karşılıklı sevgi, sadakat ve vefaya bağlıdır. Bu durum her kültürde değişik derecelerde var olan evrensel prensiplerden biridir. Hatta hayvanlar aleminde bile eşler arasında vefa ve sadakat anlamında değerlendirilebilecek davranışlar sergilenmektedir. Ölen eşin arkasından bir süre üzülüp yas tutmak, eşyalarını saklamak, hatırasından ötürü bir süre evlenmemek, süslenmemek, eğlenceli mekânlara gitmemek hatta bir süre evden çıkmamak gibi davranışlar, eşler arasındaki vefanın birer tezahürüdür.
Allah (c.c.), eşlerin nikâh sırasında birbirlerine verdikleri söze vefa göstermeleri gerektiğini şöyle dile getiriyor: "Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız? Vaktiyle siz birbirinizle içli-dışlı olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde nasıl geri alırsınız.?"(Nisa, 4/20-21) Buradaki teminat, nikâh akdinin Allah'ın emri, Peygamber'in kavli ve şahitler huzurunda, ciddî bir sözleşme ile kıyılmasıdır. Elbette mehir de garanti altına alınmıştır. Bir yastıkta kocama, karşılıklı vefa, saygı, sevgi, namus ve haysiyeti koruma, mutlu ve mutsuz anlarda beraber olma ve yek diğerine maddî-manevî destek olma gibi, aileyi ayakta tutan konuların hepsinde söz verilmiş olunmaktadır. İşte bu sözlerin tamamına vefa gösterilmesi, gereğinin yerine getirilmesi eşlerin karşılıklı hak ve görevleri arasındadır. Eşler arasında vefa ve sadakatin çok azaldığı ve bu yüzden birçok ailenin yıkılmayla karşı karşıya olduğu, âdeta bu konunun insanlığın birinci gündem maddesi haline geldiği günümüzde, bu alandaki vefaya da ne kadar muhtaç olduğumuz izahtan varestedir.
Peygamber Efendimiz de, "şartlarına eksiksiz uymanız gereken en önemli sözleşme, eşinizle yaptığınız nikâh sözleşmesidir."buyurarak konunun önemine dikkat çekmiştir. Peygamber Efendimiz, ailesi için bu vefanın da en güzel örneğini vermiştir. Öyle ki vefatlarından sonra bile hanımlarının dost ve arkadaşlarına karşı saygılı davranmış, onları gözetmiş ve ilişkisini kesmemiştir. Örneğin evlerine bir hediye geldiğinde, "falan kişilere de götürün. Zira Hatice hayatta iken onu severdi."diyerek onlara hediyeden gönderirdi.
Bir gün yanına yaşlı bir hanım geldi. Peygamber Efendimiz, onu tanımak için kim olduğunu sordu. Ben "Cusame el-Müzeniye'yim."deyince, onu hatırladı ve "Sen Husane (güzel kadın) el-Müzeniye'sin."diyerek ona iltifat etti. Sonra da onunla yakından ilgilendi, hal hatırını sordu, "Görüşmeyeli nasılsınız?"dedi. Kadın, "Anam-babam sana feda olsun Ya Resulallah, iyiyiz."cevabını verdi. Kadının kim olduğunu soranlara ise şunları söyledi: "Bu kadın, Hatice hayatta iken bize gelir giderdi."Verilen söze en güzel şekilde uymak imandandır."Öyle anlaşılıyor ki, nikâh akdi sırasında verilen söze, akrabaların yanı sıra eşlerin birbirlerinin dost ve arkadaşlarıyla da ilgilenmek ve irtibatı kesmemek de girmektedir; üstelik bu durum imandan sayılacak kadar da önemlidir.