Buradasınız: Ana SayfaMAKALELERHadisHadis Tarihi
  

İslam Toplumu ve Sünnet

Yeni Ümit

Yazar : Prof. Dr. İsmail L. Çakan


Tarih : 6/2/2011

Günümüzde sünnete temel teşkil eden hadislere güvenemeyeceklerini zanneden müslümanlar bulunmaktadır. Prensip olarak hadislerin sıhhatini inkar etmek, sonra da bu yüzden bütün sünnet nizamını inkara yönelmek moda haline getirilmek istenmektedir.
Garb medeniyetinin tesirinin iyice arttığı şu günlerde, İslâm ülkelerinde sünnete uyma meselesinde aydın adını verdiğimiz kimselerin takındıkları garip tutumun temelinde "aynı zamanda hem sünnete uymak hem de garbın hayat yoluna ayak uydurmak mümkün değildir." anlayışının bulunduğu gözlemlenmektedir.
Ne acıdır ki, bugünün müslüman nesilleri, sırf yabancı ve göz kamaştırıcı olduğu, güçlü gözüktüğü için garba ait herşeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bir psikoloji içine itilmiş bulunmaktadırlar.
İşte bu yabancıya ve garblılığa özenme, Resûlullah'ın hadislerinin ve onlara bağlı olarak sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır. Çünkü sünnet, garb medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. Garb medeniyetinin cazibesine körü körüne kapılanlar, bu müşkil durumdan kurtulmak için -mevsuk olmayan hadislere dayandığı gerekçesiyle- sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka çare bulamıyorlar. Bundan sonraki aşama ise, Kur'an esaslarının garb medeniyetinin ruhuna uyacak şekilde tevil, daha doğrusu tahrif edilmesidir.
Bu süreçte İslâm, ancak dün olduğu gibi, sünnetteki yorumuna sahip çıkılmakla korunabilecektir. Zira mânâ ve ruh olarak İslâm 'a uygun bir hayat, ancak, sünnete uymak, onunla amel etmek suretiyle mümkündür. Şimdi İslâm toplumunun oluşumuna yani İslâmî yapılanmaya kısaca bir göz atalım.

İSLÂM TOPLUMUNUN OLUŞUMU
"İslâmî Yapılanma" ifadesi müslümanlar için "ümmetin itikadı, kültürel ve sosyal yapısının inşası"; "yeniden yapılanma" da bu yapının onarımı anlamına gelmektedir. Biz bu iki tür yapılanmanın oluşumunda ve devamında özellikle hadis ve sünnetin yerini ve rolünü tesbite ve takdime çalışacağız.

Kur'ân-ı Kerim'in nüzûlü ve peşinden tebliği ile başlayan İslâmî yapılanma, özellikle yorum ve uygulama yönüyle hemen tamamen hadisin yönlendirmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Çünkü ilkeler uygulandıkça hayata geçer ve belli bir yapının oluşumunu ifade eder.

İslâm toplumunun oluşumu tarihî açıdan tetkik edildiği zaman bu yapının temelini, üç unsurun teşkil ettiği görülür. Bunlar sırasıyla:

-Kur'ân-ı Kerim,
-Hz. Peygamber Efendimizin kişiliği
-Hz. Peygamber'in sünneti (söz ve davranışları)dir.

Miladî yedinci asrın Mekke toplumu, İslâm'ı bu üç unsur ile tanımıştır.

Kur'ân-ı Kerim, bu yeni yapıyı oluşturan esasları hem getirmiş hem de topluma duyurulmasını ve anlatılmasını emretmiştir.

Hz. Peygamber bu tebliği ve anlatım görevini fiilen yerine getirmiştir. Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Peygamberin hem şahsı hem de söz ve davranışları, inananlar için İslâm'ı tanıyıp yaşama örneği oluştururken, inanmayanlar için de karşı çıkılacak hedefi teşkil etmiştir. Yani iman ve inkar konusu olmakta Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber Efendimiz bizzat ortak bir çizgi oluşturmuştur. Bu sebeple Hz. Peygamberin şahsiyetini ve sünnetini hiç bir bakımdan İslâm bütününden ve İslâm toplum yapısının temelinden ayırma, ayrı düşünme imkanı yoktur.

İslâm'ı tebliğ ettiği için şahsına yöneltilen ithamlar karşısında, Hz. Peygamber'e "yıllarca içinizde yaşadım, düşünseniz ya" diye temiz geçmişini hatırlatması, bizzat Kur'ân-ı Kerim tarafından emredilmiştir (Yunus, 10/16). "Güvenilir" diye vasıflandırdıkları kişiyi peygamberliğini ilan edince, muhtelif gerekçelerle ve değişik şekillerde yalanlamaya ve ithama kalkanların "aslında Allah'ın âyetlerini İnkar ettikleri" (En'am, 6/33), yine Kur'ân-ı Kerim tarafından tesbit ve ilan edilmiştir. Yani mes'eleye inkar noktasından bakıldığında da Kur'ân-ı Kerim ile Hz. Peygamberin şahsiyetinin muhatablarınca birleştirildiği görülmektedir.

Mü'minler için Hz. Muhammed, Kur'ân âyetlerini mübarek ağzından duydukları, inançlarının harekete dönüşmesini davranışlarında görüp buldukları odak ve örnek şahsiyettir. Binaenaleyh başlangıçta Hz. Peygamber'in kişiliğini görmezden gelerek, İslâm'ı tanıma, öğrenme, yaşama, savunma ve hatta inkâr etme imkanı yoktur.

Öte yandan Hz. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'in ikmalinden, sistemin bütün üniteleriyle mükemmel şekilde çalıştırılmasından sonra vefat etmiş olmasına rağmen, gerek ashâb-ı kirâm arasında -geçici ve kısa bir süre için de olsa- bir tereddüt halinin yaşanması, gerekse bir kısım müslümanların irtidat girişimlerinde bulunması, İslâm ile Hz. Peygamber'in şahsiyetinin ne ölçüde aynîleştirilmiş olduğunu farklı açılardan gösteren olaylardır.

Kur'ân âyetlerinin ve İslâm esaslarının günlük hayata ferd ve toplum planında uygulama olarak yansımasını kendisinin yaşayışından görüp öğrendikleri, kimlik ve kişiliklerini, dünya ve âhiret mutluluklarını tebliğ ve irşadlarında gördükleri Hz. Peygamber gibi yetkili ve benzersiz bir örnek ve önderi kaybetmiş olmaktan dolayı Ashâb-ı Kiram'ın duyduğu üzüntü ve geçirdiği şaşkınlığı aslâ çok görmemek gerekir. Kısa zamanda derlenip toparlanmaları, gerçeği kabullenmeleri, Kur'ân-ı Kerim'in ve onun pratiği demek olan sünnet-i seniyyenin yanlannda bulunduğunu hatırlamaları, sonraki hayatlarını Hz. Peygamber'den görüp öğrendikleri çizgide sürdürmek İçin ellerinden gelen gayretleri sarfetmeleri, ümmet yapısının prensip ve pratik olarak sağlam bir şekilde sonraki nesillere intikalini sağlamaları, o ilk İslâm neslinin tarihî meziyyetleri olmuştur.

Bu ilk İslâm nesli sahâbilerin ne Hz. Peygamber'in sağlığında ne de ondan sonraki günlerde, "Kur'ân-ı Kerîm'i biz anlarız, ondan anladığımız da İslâm'ın tâ kendisidir" diyerek Hz. Peygamber'e ve O'nun sünnetine başvurmamak gibi bir tavırları asla görülmemiştir. Aksine bütün işlerinde ve karşılarına çıkan yeni olay ve durumları değerlendirmede Kitab ve Sünnet'i esas almışlardır. Meselâ ilk halife Hz. Ebû Bekir, nineye mirastan pay verip vermeme meselesinde, "senin lehine ne Kitab'ta ne de sünnette bir hüküm olduğunu bilmiyorum" demiş, sonra konuya dair Hz. Peygamber'in herhangi bir beyânı veya uygulamasından haberdar olanların bulunup bulunmadığını sahâbilere sormuş, Hz. Peygamber'in nineye mirastan altıda bir pay verdiği iki sahâbi tarafından açıklanınca hemen aynı hükmü uygulamıştır.1

Bununla şu noktaya işaret etmek istiyoruz. Sünnet'i bir tarafa bırakıp Kur'ân'ı kendi anlayışlarına göre yorumlayarak hareket etmek isteyenler, bu ümmetin İlk nesli sahâbilerin bile yapmadıkları bir şeyi yapmaya kalkışıyorlar. Kur'ân'ın nüzulüne şahit olmuş o nesil, tüm müşkillerini Resûlullah'a sorarak hallediyorlardı. Vefatından sonra da O'nun sünnetine başvurmak suretiyle meselelerine çözüm getirmişlerdir. Onlar biliyorlardı ki, vahyi getirip tebliğ edene uymadıkça, vahyi O'nun gibi yorumlamadıkça Kur'ân'a karşı olan insaf ve itaat borcu ödenmiş olmazdı.

Öte yandan hayatlarının her dakikasının Resûlullah'ınkine uyması için ellerinden gelen gayreti sarfeden sahâbiler ve onları takib edenler, sünnete uyarken, hayatlarını Kur'ân-ı Kerîm'in ruhuna uygun hale getiren rehber bir irâdeye kendilerini teslim etmiş oldukları şuuru ve gönül huzuru içinde idiler. İşte bu anlayışa bağlı olarak, sünnetle amel alıştırmasından, imkanlarının son haddine kadar faydalanmaya çalışmaktan geri durmamışlardır. Sünnet'le amelde, başka yorum ve anlayışları tercih etmemişlerdir.

Resûl-i Ekrem'in yüce şahsiyetinin sahâbiler üzerinde bıraktığı büyük tesir, insanlık tarihinin en açık gerçeklerinden biridir. Canlarını mallarını Resûlullah yolunda kurban etmeye her an hazır olan o neslin, Hz. Peygamber'in sözleriyle kasdî olarak oynayacakları düşünülebilir mi?

Sahâbîlerin önem verdikleri en büyük şey, Hz. Peygamber'in sözleri ve işleri idi. Bu, sadece Resûl-i Ekrem'in onlara tesir ederek kalblerini kendisine yöneltmesinden değil, ayrıca hayatlarını en ince teferruatına kadar Resulullah'ın söz ve gidişatına uyarak tanzim etmeyi, kesin olarak Allah emri telakki etmelerinden ileri geliyordu. "De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun!. (Al-i İmran, 3/31) âyetinin kendilerinden ne istediğini çok iyi takdir ediyorlardı. İşte bu sebepledir ki Abdullah İbni Ömer (ra) kendisine gelip:

"Biz hazar namazı ile havf namazını Kur'ân da buluyoruz, fakat sefer namazını Kur'ân'da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu?" diyen Ümeyye İbni Abdillah Halid'i pek haklı olarak;

"Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed'i peygamber olarak gönderdi. Biz Muhammed'i neyi, nasıl yaparken görmüşsek onu öylece yaparız!" diye uyarmıştır.2

Kur'ân-ı Kerim'in esaslarını anlama ve uygulama noktasında, âlemlere rahmet olmak üzere, Kur'ân'ın kendisine vahyedildiği Zât'tan yani Hz. Peygamber'den daha üstün bir hakem ve örnek yoktur. Bu sebeple "Kur'ân'a dönelim, fakat kendimizi sünnete kul ve köle yaparcasına bağlı kalmayalım" düşüncesinin, İslâm'a dost bir düşünce olmadığı ve İslâm'ı bilmemekten kaynaklandığı ortadadır. Bu görüşün sahipleri, muhtedî Profesör Muhammed Esed'in teşbihi ile "bir köşke girmek isteyen fakat, kapısını açabilecekleri anahtarı kullanmayı arzu etmeyen" kimselere benzemektedirler.

Oysa isâbetle belirtildiği gibi "bir ümmetin başı ne ile salah ve kemâl buldu ise, sonu da ancak onunla düzelecektir."3 Nitekim "kurtulan grub"un kimlerden meydana geldiği sorusuna Sevgili Peygamberimiz'in verdiği, "benim ve ashabımın yaşadığı gibi yaşayanlardır."4 cevabı da bu gerçeği vurgulamaktadır.

Öte yandan şuna da işaret edelim ki, İslâmî yapılanmanın teorik temelleri arasında hadîs ve sünnet ikinci sırada yer almaktadır. Kaynak hiyerarşisinde bu böyle olmakla beraber, uygulama ve pratik bakımından sünnet, birinci dereceden fiilî bir role sahiptir. "Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de bana bakıp öylece kılın." "Hac uygulamasını benden öğreniniz!" hadîsleri bu gerçeği ortaya koyan sadece iki örnektir.

Kur'ân-ı Kerim'de ahkâm ile ilgili 200 kadar âyet bulunmasına rağmen ahkâm hadîslerinin toplamı 4000'e ulaşmaktadır. İmam Evzaî'nin "Kur'ân-ı Kerim'in sünnete ihtiyacı, Sünnetin Kur'ân-ı Kerim'e ihtiyacından daha büyüktür" (Camiu Beyani'l-İlm, II, 234'den naklen, S. Yıldırım, Peygamberimiz'in Kur'ân Tefsiri, s.37) sözü ve tesbiti, şerh'in asıl metinden daha uzun olacağı gerçeğini dile getirmektedir. Yoksa bu söz, asla bir üstünlük tesbiti anlamında söylenmiş değildir. Bilinen bir gerçektir ki sünnetin Kitap karşısındaki konumu, şerhin asl karşısındaki durumu gibidir.

Buradan da açıkça anlaşılacağı gibi özellikle pratikte, yani İslâmî yapılanmada sünnet yegâne ölçü ve örnektir.

İSLÂMÎ YAPININ SÜREKLİLİĞİ

İslâmî yapının kendine has inanç ve uygulama değerleriyle devamı ve denetimi daima Kitap-Sünnet nassları ve esasları ile sağlanmıştır. Çünkü İslâm toplumunda meşrûiyet'in vazgeçilmez şartı Kitap ve Sünnet'e uygunluk olagelmiştir.

İslâmî yapının devamında, bid'atı reddeden hadîslerin fevkalâde denetleyici ve koruyucu etkisi olmuştur. Bid'at'tan, hevâ ve heveslerden ve bid'at ehlinden kaçınmayı öngören hadîsler, sünnete karşı çıkışın temelindeki keyfiliği, hevâîliği tesbit ve ilan etmektedirler. Yeni bir çığır açanların sevap ve vebal açısından durumlarını değerlendiren hadîsler ise, İslâm toplumunda atılacak her adımın sürekli bir yanının bulunduğu fikrini zihinlere yerleştirmekte ve köklü bir sorumluluk duygusuyla insanları eğitmektedir.

İslâm tarihi boyunca yer yer ve devir devir, ümmetin himmet ve gayretini sünnet üzerine çevirmek için bir şeyler yapmak ihtiyacını hisseden Hattâbî (ö. 388), Beğavî (ö. 516) ve Nevevî (ö. 676) gibi münevverlerin, bu düşüncelerini hadîslerden seçmeler yapmak suretiyle kitap telifi yoluna giderek gerçekleştirmeleri de İslâmî yapıyı korumakta hadîs ve sünnetin yer ve rolünün kitaplık çapta bilimsel ve tarihî kanıtlarıdır.

Ayrıca Ehl-i Sünnet ve Şîa yapılanmasında da bu grupların hadîs ve sünnet anlayışının belirleyici bir rol üstlendiği açıktır.

Hadîs, İslâm ümmetinin durumuna uzun yıllar bir süreklilik ve istikrar kazandırmıştır. Böylece onun kendine has fikrî ve sosyal özellik ve değerlerini koruyarak gelişmesini sürdürmesine zemin hazırlamıştır. Her yeni akıma uygulanan "Kitap ve sünnet'e uygunluk" denetimi söz konusu zeminde hadîsin otorite payını göstermektedir. Kelamcılarla hadîsçiler arasında cereyan etmiş bulunan tarihî tartışma bu söylediklerimizin şahididir. Aynı şekilde günümüzde veya gelecekte de modernizm adına ortaya atılmış ve atılacak olan düşünceler ve sünnetin toptan ihmali veya inkarını öngören anlayışlar daima hadisi karşılarında bulacaklardır. Tarihî gelişim de bunu göstermektedir. Zira İslâm toplumu içinde yer tutmak isteyen her fırka öncelikle, kendisi aleyhindeki hadîsleri "uydurma" olmakla suçlayarak reddetme, sonra da kendisi lehinde "hadîs uydurma" yoluna gitmiştir. Yasallığını böylesi bir yolla isbata yeltenmiştir. Bu girişimler hadîsin, yeni yapılanmaların yasallaşmasında olduğu kadar ana toplum bünyesinin korunup kollamasında da fevkalâde önemli ve etkili bir rol üstlenmiş olduğunu göstermektedir. Yani fırkaların kendi lehlerine hadîs uydurma teşebbüsleri, bir anlamda hadîsin İslâmî yapılanmadaki yerini itiraf etmek demektir.

Buradan "hadîs, İslâmî yapılanmada istismara en uygun malzemeyi oluşturmaktadır" sonucu çıkarılamaz. Aksine, "Kitap'ın hemen yanıbaşında Hadîs'in ya da Sünnetin onaylamadığı bir oluşumun aslâ "İslâmî' bir nitelik kazanamayacağı anlaşılır."

Söz buraya gelmişken tarihî bir gerçeğe daha işaret etmek yerinde olacaktır. İslâmî yapılanma, yaklaşık 13 seneyi bulan bir zemin hazırlama ve 10 senelik bir kurumlaşma döneminin mahsulüdür. Mekke Devri, İslâmî yapılanmanın vazgeçilmez temeli demek olan TEVHİD ilkesinin anlatımı ve gönüllerde kökleştirilmesi döneminin adıdır. Medine dönemi ise, bu tevhid temeli üzerine bina edilen İslâm sisteminin gerçekleşme safhasıdır. O halde müslüman, her olaya ve gelişmeye mutlaka tevhid inancı ve anlayışı noktasından bakmak zorundadır.

İSLÂMÎ YAPININ YENİLENMESİ (TECDİDİ)

Ebu Alkame, "bildiğime göre Ebû Hureyre (ra) Resûlullah (sav)'dan şöyle buyurduğunu nakletti' demiştir: "Allah, bu ümmete her yüz senede onlar için dini yenileyecek birini gönderir." 5

Hadîsdeki "her yüz senede ümmete dinini yenileyecek, yani dinin, zaman içinde gelişen ihtiyaçları karşılayacak yönlerini yeni anlatım ve yorumlarla ortaya koyacak bir yenileyici âlimin (müceddid) geleceği" tesbit ve müjdesi, her şeyden önce bize İslâmî yapılanmanın fikrî ve kültürel temellerine uygun şekilde yenilenmesi fikrîni telkin etmektedir.

Hemen işâret edelim ki hadisimiz, suret-i kat'iyyede İslâm'ın her yüzyılda bir reforma tabi tutulacağı anlamında değildir. Tecdid (yenilemek) kelimesini reform ve değişme mânâsında anlayıp, sahih olduğu halde hadîsi reddetme yoluna gidenler de çıkmıştır. Ancak tecdid, kökten ve esastan bir değişiklik değil, aynı temel ve esaslar üzerinde kalmak şartıyla, hurâfe ve bid'atlar tarafından istilâ edilen alanları, tamir etmek ve temizlemek, dinin berrâk vahyî yüzünü ve özünü kendisine has aydınlığı, parlaklığı, kucaklâyıcılığı, bütünlüğü ve evrenselliği ile yeniden ortaya koymak, bir başka ifade ile, onu "asrın idrâkine sunmak" demektir. Bu da dini anlamada, inanmada ve onu yaşamada yenilik demektir ve hiç kuşkusuz, köklü bir ilim, derin bir kavrayış ve kapsamlı bir anlayış ve yorum gücünü gerekli kılmaktır.

Yusuf Kardavî'nin de isâbetle işâret ettiği gibi6, dinin yenilenmesi, tarihî bir binânın yenilenmesi gibidir. Yani binanın aslının, şeklinin belirgin özelliklerinin aynen kalması, tabiî tesirler sonucu bozulan yerlerinin onarılması, çevresinin ve girişinin güzelleştirilmesi, yollarının yeniden düzenlenmesi ve onun bilinir, tanınır hale getirilmesi anlamındadır. Yoksa onu yıkıp yerine bambaşka ve büyük bir binâ dikmek değildir. Dinîn tecdidi de ona yeni bir şekil kazandırmak değil, onu, Resûl-i Ekrem ve sahâbe dönemindeki saf haline döndürmek o dönemindekine benzer bir samimiyetle yaşanmasına fert ve toplum seviyesinde zemin hazırlamak demektir.

Allah Teâlâ, yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de üç âyette Resulünü gönderme gerekçesini açıklamış bulunmaktadır. Buyuruyor ki:

"Müşrikler istemeseler de, dini bütün dinlere üstün ve gâlib kılmak için Peygamberini hidâyetle ve hak din ile gönderen Allah'tır." (Tevbe, 9/33; Saff, 61/9).

"Bütün dinlerden üstün kılmak üzere Peygamberini hidâyetle, hak din ile gönderen Allah'tır..." (Fetih, 48/28).

Dinin izhârı yani öteki dinlere üstün kılınması, hiç şüphesiz ilk planda delil ve burhanlarla ilmen gerçekleştirilecek bir olaydır. Âyetlerdeki "bi'l-hudâ" ifâdesi buna işârettir. Dinin yenilenmesi (tecdîd) de, dinin bu mânâda üstün kılınmasıyla ilgilidir. Sonra da onun amelen ve fiilen galib kılınması gelir. Yoksa, diğer dinleri ortadan kaldırmak, yok etmek suretiyle bir izhâr ve galebe asla sözkonusu değildir. Bunun böyle olmadığı Hz. Peygamber'in uygulamaları yani sünneti ile sâbittir. İslâm hâkimiyetine giren yer ve yörelerdeki tüm dinler, İslâm'ın üstünlüğünü tanımak kaydıyla hiçbir idârî baskıya uğramadan hür ve serbest olarak hayatiyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu sebeple İslâm'ın izhârı, üstün kılınması, daha çok, esaslarındaki mükemmelliğin, başlangıçta olduğu gibi her asırda delil ve bürhanlarla ilmen isbat ve İlân edilmesiyle temin edilecektir. Fiilen ve amelen üstünlüğü de bu birinci noktadaki isâbet ve başarı oranına bağlı gözükmektedir. Bu sebeple, geçici siyasî başarı ve üstünlükler, dinlerin zafer ve hâkimiyetini ilân etmeye yetmez. Hristiyan batı bugün siyasal bakımdan başarılı ve üstün gözükmektedir. Ama İslâm, dünyanın her ülkesinde içten içe yayılmakta, gönülleri fethetmektedir. Demek ki dinin galib ve üstün kılınması, geçici siyasî başarılarla değil, sürekli ilmî mesâilerle mümkün olabilecektir. Bu da "fikrî ve kültürel yapı"nın yenilenerek ortaya konulmasına bağlıdır. İşin bu yönü fevkalâde önem arzetmektedir.

Tecdîd'in önemi, bizce işte bu mânâdaki ızhâr-ı din yani İslâm'ın üstün ve hâkim kılınması ile yani İslâmî yapılanmanın sürdürülmesiyle ilgisinden kaynaklanmaktadır. Gereği ise, insan toplumlarının asırlık süreler içinde yaşayageldikleri kültürel kirlenme ve yeni meselelere çare bulma ihtiyacına dayanmaktadır. Bu da hayat kadar zaruridir. İçtihadın zarureti de burada ortaya çıkmaktadır.

Hızlı ve karmaşık bir değişim ve yeniden yapılanma sürecine girmiş olan dünyamızda biz şimdi, bu değişim ve yapılanmayı etkileyecek, hatta yönlendirecek, hiç değilse yeni durumlara göre İslâmî reçeteler sunacak kapsamlı ve dinin temel esaslarına dayalı fertten devlete kadar her seviyede bir anlayış, yorum ve tebliğ organizasyonuna ihtiyaç bulunduğunu düşünmekteyiz. Bu sebeple biz, başkaca detaya inmeden sadece İslâmî yapının kendi kendini yenileme mekanizması demek olduğuna inandığımız tecdid fikrine ve buna günümüzdeki ihtiyacın her zamankinden daha büyük olduğuna dikkat çekmek istiyoruz.

Müslümanın mümeyyiz vasfının bir âyetle doğruyu aramak, gerçeği aramak, gerçeği yakalamak olduğu belirtilmektedir: "Müslüman olanlar, doğruyu araştıran ve bulanlardır" (Cin, 72/14). O halde günün dünyasına doğru yapılanmayı gösterecek olanlar da yine müslümanlardır. Zira onlar, sünnet-i seniyye ile "en güzel hayat” modelini yakalamışlardır. Bu modelin yöre ve zaman şartlarına göre yorumlanarak hayata hâkim kılınması, dinin tecdîd ve izharı yani İslâmî yapının kendine özgü sınırlar ve nitelikleriyle sürdürülmesi için kafi gelecektir.

YAKLAŞIM YENİLEMESİ

İşâret edelim ki tecdîd, inkârcı, ithamcı, alaycı, bölücü, parselleyici, grupçu değildir. Geçmişteki yorum ve yaklaşımları mahkûm etmekle uğraşmaz. O yeni boyut ve yaklaşımlarla, öncekilerin izhâr ve i'lâ etmeye çalıştıkları fikir ve düşünceleri, dinî kavrayış ve anlayışı güncelleştirme gayreti içindedir. Müceddidler ve tecdid usulleri üzerinde yapılacak ciddî ve ilmî bir araştırma öyle sanıyoruz ki, bu söylediklerimizi misalleriyle ortaya koyacaktır. Çünkü tecdid'de Allah'ın kitabı ve Resûlü'nün sünneti, ilmî metod ve usuller çerçevesinde bilenler tarafından yeniden değerlendirilmekte ve yorumlanmaktadır. Yani, amaç, araç ve kaynak birliği bulunmaktadır.

Allah Teâlâ'nın, zaten gerçek galibiyet ve üstünlük için gerekli sağlamlıkta ve işlerlikte ortaya koyduğu İslâmî hakikatları, mevcut ortam ve eğilimleri dikkate alarak yeniden yorumlamak tecdîd'in mahiyetini ortaya koymaktadır. İşte bu noktada hadîs ve sünnet'in anlaşılması ve kavranması büyük ehemmiyet kazanır.

Sünnet verilerinin belge niteliklerine yönelik ilmî gayretlerin ötesinde onu evrensel karakteri ve mesajı doğrultusunda kavrayıp usûlüne uygun sonuçlara gidebilmek, meselenin can damarını oluşturmaktadır. Verilerin hemencecik inkârı, aslında hiçbir gerçeği değiştirecek değildir. Gazete sütunlarına kadar yansıyan hadîsleri inkâr akımı İslâm'ın izhârı ve üstün kılınması açısından hiçbir şey vadetmediği gibi, birikimleri de boşu boşuna harcamak demektir. Bu sebeple de ileriye ve iyiye dönük yenilenme çabalarını baltalama anlamına gelmektedir. Daha açık bir ifade ile, usûlü dairesinde ve nasslar üzerinden hareketle yeniden yapılanma imkân ve gayretlerini önleme, böylece de İslâm'ın üstün kılınması çalışmalarını köstekleme demektir. Tabiatıyla, gerekçe ne olursa olsun, bu tam anlamıyla yanlış kapı çalmaktır.

İslâm'ın asıllarında var olan üstünlük vasfının, fiilen çağa isbat ve kabul ettirilebilmesi, yani ümmet çapında yeniden bir İslâmî yapılanmanın gerçekleştirilebilmesi, sünnetin getirdiği tecdîd fikrinin canlı tutulması ile mümkündür. Yukarıda zikredilen âyet-i kerimeler, Allah Teâlâ'nın, dinini bütün dinlere üstün ve galib kılacağı müjdesini vermekte, tecdid hadîsi de Hz. Peygamber'den sonra bunun nasıl gerçekleştirileceğinin yolunu göstermektedir. Bunlar, ümmet-i Muhammed için büyük güvence ve bir anlamda da göreve davettir. Yaşamakta olduğumuz hızlı değişim ve yeniden yapılanma sürecinde yaya kalmamak gerekmektedir. Yeniden şekillenen dünyada İslâm'ın fikrî, kültürel ve sosyal yapı olarak üstün bir konuma getirilmesi genelde müslümanların, özelde İslâm âlimlerinin sorumluluğudur. Bu büyük sorumluluğun üstesinden ancak, İslâmî yapılanmada Hz. Peygamber tarafından ortaya konan sünnetin, bir başka ifade ile İslâm teşri tarihinin iyi bilinmesi ile gelinebilir. Sünnetin İslâmî yapılanmanın başlangıcındaki tartışmasız etki ve önderliği, o yapının devamında da aynen geçerli ve gereklidir. Netice itibariyle ne dün ne bugün ve ne de yarın sünnetsiz bir İslâmî yapılanmadan söz etmek mümkün değildir.7

DİPNOTLAR
1. Bk. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, VI, 175-177.
2. Nesaî, Taksir 1; İbn Mâce, İkâme 73; Hâkim, Müstedrek, I,258.
3. M. A. Ebu'n-Nûr, Şezerât min ulûmi's-sünne, s. 8.
4. Tirmizî, İman 18.
5. Ebû Dâvûd, Melâhim, 1; Hâkim, Müstedrek, IV, 522.
6. Keyfe neteâme'l-ma'a's-sünneti'n-nebeviyye, s. 42.
7. Bu yazının hazırlanmasında ayrıca, Nedvî'nin, Devru'l hadîs fî tekvîni'l-menâhi'l-İslâmî ve sıyânetih adlı eseri ile M. Esed'in Yolların Ayrılış Noktasında İslâm, adıyla Türkçeye çevrilmiş olan eserinden istifade edilmiştir.