Buradasınız: Ana SayfaMAKALELERHadisHadis Tarihi
  

Kültürel Kirlenme Karşısında Kitap ve Sünnet’e Sarılma ve Muhaddislerin Konuya Yaklaşımı -1

Yeni Ümit

Yazar : Prof. Dr. İsmail L. Çakan


Tarih : 6/2/2011

Pragmatik kilise dünyasının silahlarından biri olan tahrif edilmiş Hristiyanlık, İslâm'a doğuşundan beri karşıdır. Bu düşmanlığı da eline geçen her fırsatta göstermiştir. Kendini güçlü hissettiği zamanlarda haçlı seferleri düzenleyerek, değilse içimize -Cemil Meriç'in tabiriyle- kültür yeniçerileri yollayarak, ama her zaman; bizim, hem millet olarak, hem de din olarak yeryüzünden silinmemizi istemiştir. Böylece, hem ilâhî dinler arası diyaloğu önlemiş, hem de ardında binlerce masumun kanını bırakmak suretiyle irtibat zemini kurulmasına engel olmuştur. Bu düşmanlığın tezahürleri, bizim vaziyetimize ve kendi durumlarına göre her zaman değişiklik arzetmiştir. Silahla yapamadığı zamanlarda içimize tereddüt ve şüpheler atarak, bizi canevimizden vurmak istemişlerdir. Kendine "müslümanım" diyen neslimizin, sorduğu bazı sorular, tüyleri diken diken etmekte, vehametin korkunçluğu karşısında himmetleri gayrete getirmektedir. Hocamız da, elinizdeki iki bölüm halindeki yazısıyla, bütün bu kültürel kirlenmelere karşı, sığınak olarak Kur'an ve Sünnet'e sarılmanın zaruretini ortaya koymaktadır.

GEREKÇE

"Mükemmel" ve son din olarak gönderilmiş bulunan İslâm'ın iki kaynağı Kitap ve Hz. Peygamber'in yaşayışı ve yorumları demek olan Sünnet'tir. Bu iki asl'a ya doğrudan veya dolayısıyla dayanmayan, bunlardan kaynaklanmayan hiçbir görüş ve uygulama İslâmî bir nitelik taşımaz. Bu sebeple âlimler, sürekli olarak bütün güçleriyle ve ilmî metodlarla bu iki temel kaynağı değerlendirmeye, yaşadıkları devir ve bölge şartlarına göre en uygun uygulama şeklini tesbite çalışmışlardır. Görüş ve uygulamaların böylece "İslâmî bir nitelik" kazanmasını sağlamışlardır. Ayrıca İslâm'a yabancı ne kadar gelişme ve akım varsa, onlara Kitab ve Sünnet ölçüleriyle karşı çıkarak mücadele etmiş ve toplumların İslâmî kimliklerini korumalarına yardımcı olmuşlardır. Buna, bugün çok rahat bir şekilde kültürler arası mücâdele'de İslâm kültürünün ya da İslâm Ülkelerinin kültür politikalarının korunması ve üstün kılınması da diyebiliriz. Yani Kitab ve Sünnet'e Sarılmak (İ'tisam), müslüman ülkelerin kültür politikalarının hem adı hem de vaz geçilmez şartıdır.

Nitekim bir Hadis-i Şerifinde Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Size, sımsıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah'ın kitabı ve Resulü'nün sünneti."(1) İslâm ümmeti için kimlik kaybına uğramamanın, sosyal gelişmelere mağlûb olmamanın yolu, "Kitab ve Sünnet'e Sarılmak"tır. Kabul etmek gerekir ki, daima başıbozuk ve serbest bir hayatı arzulayan his ve heveslerin, Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği İslâmî esaslara tâbî kılınması, günümüzün çok karmaşık ve bunalımlı gidişi içinde, geçmiştekinden daha da önemli ve ciddî bir mâhiyet kesbetmiş bulunmaktadır. Bugün müslümanların önemli bir kesiminin, duygularının ve İslâm dışı unsurların, propagandaların yozlaştırdığı bir anlayış ve yaşayışa gönül verdikleri, inkâr kabul etmez acı bir gerçektir. Her hâl ü kârda Kitab ve Sünnet'e bağlı kalması gereken müslümanları his ve heveslerinin uydusu görmek, İslâmî kimlik ve kişilik noktasından, toplumda büyük ve ciddî bir gönül hastalığının varlığına işarettir. Hemen hemen herkes, kendi his ve heveslerine göre müslüman olmaya özeniyor. Konuları fertler "bana göre", topluluklar "bize göre" diye yorumluyor; "İslâm'a göre müslüman olma görevi"ni ihmal ettiklerinin farkına bile varmıyorlar. Bu tavırlarına bir de "çağdaşlık" kılıfını geçindiler mi, tehlikenin boyutları iyice büyüyüveriyor. Oysa his ve heveslere göre müslüman olmak değil, Kitab ve Sünnet'e göre müslüman olmakla görevli bulunuyoruz. "Heveslerine uyanlardan daha sapık kim vardır?" (Kasas: 28-50) "Kim Rabbinin azametinden korkup nefsini heveslerin sevkettiği kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer hiç şüphesiz Cennettir." (en-Nâziât: 79/40-41)

Öte yandan "Kitab ve Sünnet'e Sarılmak" ve Hz. Peygamber'in getirdiklerine gönülden tâbî olmak için öncelikle bu temellerin tanınması ve bilinmesi gerekmektedir. İşin ilmî boyutu burada kendisini göstermektedir. Kitab ve Sünnet'in öğrenilmesi, onların mesele edinilmesine bağlıdır. Bu da âyet ve hadîsler üzerinde durup düşünmek ve geçmişteki âlimlerin yorumları ve anlayışlarını öğrenip değerlendirmekle mümkündür.

İslâmî kimlik ve kişiliğe sahip nesiller yetiştirme görev ve sorumluluğunda olan eğitim kurum ve kuruluşları, Kitap ve Sünnet temellerine son derece dikkat etmekle yükümlüdürler. İslâm'ı kendi anlayışlarına göre konuşturma yerine İslâm ne emretmişse onu asıl kabul etme zorundadırlar. Çünkü ne temellerinden saptırılmış bir İslâm anlayışı ne de İslâm'a temelden zıt doktrinler ve anlayışlar müslümanlar için kimlik unsuru olarak düşünülemez. Bu sebeple de özellikle son yıllarda -İslâm'a dost olmayan mihrakların telkin ve teşviki ile- yoğunlaşmış bulunan Sünnet'e karşı tutumlar. Sünnet'in güvenilirliğini sorgulayan anlayış ve beyanlar, İslâm kimliği ve kişiliğine hatta kültür politikalarına muhâlefet anlamı taşımakta ve müslümanlara zarar vermektedir. Kültürler arası mücadelede kendi öz değerlerine sahip çıkabilmenin temel şartı, o kültürün kaynaklarına sıkı sarılmaktır. Bu bakımdan "Kitab ve Sünnet'e Sarılmak" konusu ilmî, dînî ve sosyal açılardan sürekli ve güncel ehemmiyeti hâiz bulunmaktadır.

Burada, "Kitab'a sarılmakla Sünnet'ten müstağni kalınamaz mı?" diye bir soru akla takılabilir. Sünnet'in İslâm sistemi ve müslümanların hayatı açısından önem ve etkinliğini öğreten bizzat Kitab'tır. Sünnet'e sarılmayı emreden Kitab'tır. Bu sebeple de konu hemen bütün musannif muhaddislerce "Kitab ve Sünnet'e Sarılmak" şeklinde değerlendirilmiştir.

Diğer taraftan, Allah'a ya da Allah'ın ipine (Kitap) tutunmak, yani i'tisam, tam anlamıyla ittikâ ve müslüman olarak ölebilmek için de gereklidir. Fertler için bu kadar önemli olan konu, toplumlar için tevhid üzere ictima ve tefrikadan uzak kalmak anlamındadır. Zira konuya ışık tutan âyetler, Hac ibâdetinin icrâ edildiği Mekke'yi tanıtan ve ehl-i kitâb'ın, müslümanlar için arzettiği "gerisin geri küfre çevirme tehlikesine dikkat çeken âyetlerden hemen sonra gelmektedir. Bu gelişten anlaşılmaktadır ki hac, ümmet çapındaki tevhid üzere ictimâın hem bir vesilesi hem de maksatlarından birini oluşturmaktadır." Zira önce tevhid-i kulûb sonra da tevhid-i ef’âl, hak dinin en büyük rüknüdür. Peygamber Efendimizin beyânı ile "Allah'ın yardımı cemaat üzerinedir."(2) Dinin bütün varlığı da cemaatın tesisine bağlıdır. Bu yüzden pek tabiîdir ki, cemaatlerini za'y ve perişan edenler, mutlaka perişan olurlar. Şuna da işaret edelim ki, iman ehli, tevhid-i ef'al (davranış birliği ve bütünlüğü) etmedikçe gerçek ittikaya ulaşamaz ve mutlu sona eremezler. Mü'minleri önce tevhid-i kulûb sonra tevhid-i ef'âl'e iletecek olan esas ise, i'tisâmdır; "Kitab ve Sünnet'e sarılmak", yani müşterek aslî değerlere müştereken sahip çıkmaktır.
İ'tisam için sadece bir cemaat olmak da yetmemektedir. Zira konuyu açıklayan Âl-i İmrân Sûresi âyetleri şöyle devam etmektedir: "İçinizden önde gider, hayra davet eder, ma'ruf île emir ve münkerden nehyeder bir ümmet (grup) olsun, işte onlardır o felâhı bulacaklar." (Âl-i İmran, 3/104)

Ümmet, öne düşen, çeşitli grupları toplayan, kendilerine tâbi olunan cemaat (grup) demektir ki, bunların önünde de İmam bulunur. Cemaatla namaz, burada söylenmek istenen manzaranın gerçek bir görünümünü sergilemektedir. Bu demektir ki, i'tisam için hayr'a davet, emr-i bi'l-ma'ruf, nehiy ani'l-münker yapacak bir ümmet (grup) ve imâmet teşkili müslümanlar için imandan sonraki en önemli görevdir ve bunu yapabilenler ancak felâha erebileceklerdir.(3) Netice olarak, muvahhid, müttehid ve müstakim bir sosyal bünyenin gereği, milletler ve kültürler kargaşası içindeki günümüzde bu gereğin giderek genişleyen boyutlarda hissedilir hale gelmesi, i'tisam konusunun akademik bir programa konu edilmesi yanında ayrıca araştırmaya tabî tutulmasını da zorunlu kılmaktadır. Konuya belli bir yaklaşımın sağlanabilmesi de ancak bu yolla mümkün olabilecektir.

ÇERÇEVE

Bu araştırma, "el-İ'tisam" konusunun hadîs edebiyatı içindeki durumunu ve muhtevâsını tesbit çalışmasıdır. Bu sebeple kaynaklarda bilhassa i'tisam teriminin kullanılmış olmasına dikkat edilecektir. Ne var ki, bu terimi kullanmamakla birlikte lüzûmu's-sünne veya ittibâu's-sünne gibi ifadelerle, müslümanlar için Sünnet'in, dolayısıyla ve öncelikle Kitab'ın gerekliliğine dikkat çeken musanniflerin yaklaşımlarına da imkân ölçüsünde yer verilecek, değerlendirmeler bu çerçevede gerçekleştirilmeye çalışılacaktır.

İleride görüleceği gibi i'tisam teriminin gerek Kur'ân-ı Kerîm gerekse hadis-i şeriflerde geçmekte olmasına rağmen, hadis edebiyâtında müstakil bir bölüm veya bâb olarak ilk kez ne zaman ve hangi kapsamda yer aldığını tesbit edebilmek konuya ait gelişmelerin sıhhatli bir değerlendirmesi için oldukça büyük bir ehemmiyet taşımaktadır.

Konu, Kettânî'nin de isâbetle belirttiği gibi Kütübü's-Sünne diye bilinen ve sünnete ittibaı, onunla ameli teşvik eden, sadr-i evvelden sonra ortaya çıkan bid'aları terketmeyi öğütleyen kitaplarda(4) işlenmiştir. Kabul etmek gerekir ki, başlangıç olarak, sosyolojik ve siyâsî gelişmelerin de etkisiyle bu eserlerde konu daha geniş tutulmuş bulunmaktadır. Meselâ İbn Ebî Asım (287/898)'ın "Sünne"si 108 bâb ve toplam 1559 rivâyetten meydana gelmektedir. Oysa konu, tasnif devri hadis edebiyatında asla bu hacimde ele alınmış değildir.

Şuna da işâret edelim ki, Kettânî'nin "Sünne" sahipleri olarak verdiği listede yer alan bütün musannifler H. 253-290 tarihleri arasında vefat etmişlerdir. Buharî'den önce vefât etmiş tek musannif Ebû Âsım Hubeyş (253/867)'dir. Onun da eseri "Kitâbu'l-İstikâmeti fi'r-Reddi alâ Ehli'l-Bid'a" adını taşımaktadır. Ehl-i bid'ata reddiye olarak kaleme alınmıştır. Bugün elimizde neşredilmiş olarak bulunan Abdullah b. Ahmed b. Hanbel ile İbn Ebî Asım'ın "Kitabu's-Sünne"leri de Buhâri'den sonra olmanın yanında, ehl-i sünnet ve'l-cemaat görüşleri istikâmetinde bid'at ve ehl-i bid'atla mücâdeleye ağırlık veren muhtevalara sahiptirler. Sistematik olarak i'tisamdan bahsetmemektedirler. Bize öyle gelmektedir ki, i'tisam konusunu gerek bir bölüm bütünlüğü içinde sistematik olarak, gerekse müstakil bir eser olarak(5) ilk kez işleyen yine Buhârî olmaktadır.

KAVRAM

el-İ'tisam lügatte, men'etmek, mâni olmak ve korumak anlamlarına gelen el-Isme kökünden iftia1 vezninde türetilmiş bir kelimedir. Âsım, mâni ve hâmi demektir.

"O'nun merhamet ettikleri dışında, bugün Allah'ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur." (Hûd, 11/43).

"Onları Allah’tan koruyacak hiç kimse yoktur." (Yûnus, 10/27).

"Sizi Allah'ın azabından koruyacak kimse yoktur." (Mü'min, 40/33) âyetleri bu mânâyı açıkça yansıtmaktadır. Yine şu âyet-i kerimede de kelimenin aslındaki "korumak ve başkalarının zararını defetmek" mânâlarını bulmaktayız:

"Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide, 5/67)

Hadîste de: "Bunları yapanlar, kanlarını ve mallarını benden korumuşlardır."(6) şeklinde aynı anlamda kullanılmıştır.

"el-İ'tisam" kelimesi âyetlerde temessük (tutunmak) anlamında geçmektedir. Kelime hemen daima bâ harf-i cerri ile ve çoğu kere doğrudan "Allah", bir âyette de "Hablullah" kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Meselâ:

"Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'a sarılanlar ve dinlerim sırf Allah'a has kılanlar, işte bunlar müminlerle beraberdirler." (Nisâ, 4/146)

"Allah'a inanıp O'na yapışanları Allah, kendinden bir rahmet ve lütfa sokacak ve onları doğru bir yola iletecektir." (Nisâ, 4/175)

"Kim Allah'a sarılırsa muhakkak ki o, doğru yola iletilmiştir." (Âl-i İmrân, 3/101)

"Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın, sahibiniz O'dur. Ne güzel sahib ve ne güzel yardımcıdır O." (Hacc, 22/78)

"Ve topluca Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın." (Âl-i İmran, 3/103)

Hadîslerde de el-İ'tisam kelimesi aynı mânâda değişik kipleriyle kullanılmıştır. Meselâ:

"Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız. Zira Allah'ın ipi Kur ân dır."(7)

"Ben size sıkı sarıldığınız sürece asla yolunuzu şaşırmayacağınız Allah'ın kitabını bıraktım."(8) hadisleri bunlardandır.

Aliyyu'l-Kâri'nin de işaret ettiği gibi Kitab'a, Kur'ân'a sarılmak, sünnete sarılmayı gerektirecek, bir başka ifade ile kitaba sarılmak, sünneti yaşamakla gerçekleşecektir. Bu husus ayrıca Hz. Peygamber tarafından açıkça ifade buyurulmuştur:

"Sıkı sarıldığınız takdirde asla yolunuzu sapıtmayacağınız iki şey bıraktım size: Allah'ın kitabı ve Resulü'nün sünneti."(9)

Konunun hadîs edebiyatında aldığı yeri tespit eden sahifelerde de görüleceği gibi, musannifler el-İ'tisam tabirini kitab ve sünnetin her ikisi için birden kullanmışlar. İ'tisam'ın hem kitap hem de sünnete yönelik olduğunu böylece vurgulamışlardır. Bize göre bu, bir çerçeve genişletme değil, konunun gerçek boyutlarını tesbit etmektir.

TARİHÇE

Konunun tarihçesini ya da hadîs edebiyatı içindeki yerini, tasnif devri ve sonraki eserlerde olmak üzere iki ayrı başlık altında tetkik etmek mümkündür.

Tasnif devri eserlerinde el-İ'tisam

İ'tisam konusu tasnîf devri hadîs edebiyatında aşağıdaki şekilde yer almış bulunmaktadır.

Buhârî'de Kitâbu'l-İ'tisâm bi'l-Kitab ve's-Sünne adıyla 96 bölüm olarak 28 bâb ve 95 hadîs.

Müslim'de Kitâbu'l-Fedâil'de 36, 37 ve 38. bâblar. Ayrıca Kitâbu'l-Akdiye'de de Hz. Peygamber'in hükümlerine uymakla ilgili bâblarda konuya yer verilmiş.

Ebû Dâvûd'da; Kitâbu's-Sünne adıyla 39. bölüm hemen tamamıyla müstakil Kitâbu's-Sünne'ler muhtevasına sâhiptir. Özellikle 5. ve 6. bâblar sünnete sarılmakla ilgilidir.

Tirmizî'de; Kitâbu l-İlim'de 16. ve 17. bâblarda toplam 4 hadîs, el-Ahz bi's-Sünne ve İctinâbi'l-Bida ve el-İntiha ammâ nehâ anhu Resûlullah başlıklarıyla.

Nesâi'de; yok. İbn Mâce'de; Mukaddime 1. bâb İttibâ-ı Sünnet-i Resûlullah (sav) ismini taşımakta ve 11 hadîs ihtiva etmektedir. Ayrıca Mukaddime bölümü tamamıyla Kitâbu's-Sünne'lerin muhtevâsına sahiptir. Tamamı 24 bâbtır.

İbn Hıbbân'ın Sahih'inde; el-İ'tisam bi's-Sünneti vemâ Yeteallaku bihâ başlığıyla bir bâb olarak yer almaktadır.

Tasnif devrinden sonraki hadîs edebiyatında el-İ'tisam Tasnîf devri eserlerine dayalı olarak te'lif ve tasnif edilen hadîs külliyâtında i'tisam konusu ihmal edilmiş değildir. Zira aradan geçen zaman ve sosyal gelişmeler, sık sık ve daha işin başında imân ve İslâm ile ilgili bahisler arasında Kitab ve Sünnete sarılmaktan bahsetmeyi gerektirmiştir. Mühyi's-Sünne el-Hüseyin b. Mes'ûd el-Beğavî (516-1122) tarafından hadis edebiyâtı tarihi içinde ilk kez uygulanan bir seçim ve sistemle meydana getirilen Mesâbihu's-Sünne; yine, dikkat ve himmetleri sünnet üzerine çekmek maksadıyla telif etiği Şerhu's-Sünne gibi eserlerde İ'tisam bölümü hemen ilk konular olarak iman bahisleri içinde genişçe yer almaktadır. Aynı durum Câmiu'l-Usûl, Kenzu'l-Ummâl ve et-Terğib ve't-Terhib gibi eski ve et-Tâc gibi cem nitelikli yeni tasniflerde de görülmektedir.

Ayrıca bid'at ve hurâfelerle mücâdele lüzûmunu duyan İmam Şa'rani (790/1388) gibi âlimler de el-İ'tisam adlı eserler kaleme almak suretiyle konunun haiz olduğu fevkalâde önemi gözler önüne sermeye, dikkatleri bu noktadaki tehlikeye çekmeye ve unutulmuş sünnete ait prensip ve uygulamaları canlandırmaya gayret etmiştir.

Günümüzde yaşanmakta olan kültür anarşisi içinde başı dönmüş, kendini unutmuş müslümanlara, İslâm kimliğini hatırlatmak, onlara yakışan yegâne tutumu benimsetmek görev ve sorumluluğu, kim olursa olsun bu işin ehemmiyetini bilenlerindir.

(Gelecek sayıda muhaddislerin konuya yaklaşımı üzerinde durulacaktır)

 

DİPNOTLAR

1) Muvatta, Kader 3

2) Tirmizi, Filen, 7; Nesâî, Tahrim 6.

3) Bk. Elmalı. Hak Dini. II, 1155, (İst. 1960)

4) Bk. Kettânî, Risâle, s. 37-39.

5) Buhârî'nin, İ'tisam bölümünde yaptığı bir atıf, böyle bir eserinin olduğu izlenimini vermekledir. İleride konuya temas edilecektir.

6) Buhârî, İman, 17, İ'tisam 28; Müslim, İman 34-36.

7) Dârimî. Fedâilu'l-Kur'ân, 1

8) Ebû Davud, Menâsik, 56; İbn Mâce, Menâsik, 84.

9) Muvatta, Kader 3.