Kültürel Kirlenme Karşısında Kitap Ve Sünnet’e Sarılma Ve Muhaddislerin Konuya Yaklaşımı -2
Günümüz İslâm toplumunun önemli problemlerinin başında, nesillerimizin zihinlerinin batının bâtıl safsataları ile kirlenmesi gelmektedir. Bunun da çaresi, geçen sayımızda değindiğimiz gibi, değişmez prensipler mecmuası Kur'ân ve Sünnet'e sımsıkı sarılmaktır. Yazımızın geçen bölümünde, Kitap ve Sünnet’e sarılmanın gereği ve tarihçesine dikkat çekmiştik. Bu bölümde ise ana hadîs kaynaklarımızdaki yerlerini ve muhaddislerimizin ona verdiği önemi göstermeye çalıştık. Geleceği omuzlarında kurmayı ilâhî bir ihsan bilerek tâlip olan nesillerin rehberi olması ümidiyle yazımızı takdim ediyoruz...
YAKLAŞIMLAR
Konuya eserlerinde yer veren musanniflerin, i'tisamı nasıl anlayıp ele aldıklarını, bir başka ifade ile, nasıl yaklaştıklarını tespit etmek, müslümanın kimlik ve kişiliğinin tarih içinde nasıl yorumlandığını da anlamak olacaktır. Bu sebeple öncekilerin konuya yaklaşımlarını tespit etmekte büyük faydalar bulunmaktadır.
1. BUHÂRÎ'NİN YAKLAŞIMI
Concordance'ı hazırlayanlarca yapılan tasnife göre 97 bölümden oluşan Buhârî'nin Sahîh'inde "Kitâbu'l-İ'tisam bi'l-Kitab ve's-Sünne" 96. sırayı almaktadır. Bu bölüm -yukarıda işâret edildiği gibi- 28 bâb ve 95 hadîsten meydana gelmektedir.
Buhârî, öncelikle bölüm adını el-İ'tisam bi'l-Kitab ve's-Sünne diye tespit etmiştir. Bu tespit, Buhârî'ye göre bu iki kaynak arasında fevkalâde sıkı bir münâsebetin olduğu anlamına gelmektedir. Her ne kadar iki şey arasında kesin mübâyenet (zıtlık, farklılık) ifâde eden,"Vav" atıf harfi ile Sünnet, Kitab'a atfedilmişse de bu başlık, "bu ikisinden birine tutunmanın yekdiğerine sarılmak anlamına geldiğine delâlet etmektedir. En azından Buhârî'ye göre böyledir. Nitekim bölüm başlığından hemen sonra, İslâm'ın kemâlini belgeleyen âyetin nâzil olduğu gün konusunda yahûdî bir âlim ile Hz. Ömer arasında geçen konuşmayı vermekte, peşinden de yine Hz. Ömer'in, Hz. Peygamber Efendimiz'in vefâtını takib eden gün minberden müslümanlara hitâben: "Bu Kur'ân, Allah'ın, elçisini kendisiyle doğru yola ilettiği kitaptır. Binaenaleyh siz de ona sarılın ki hidâyete eresiniz" diye tavsiyede bulunduğunu nakletmektedir. Hz. Peygamber'in Abdullah İbn Abbas hakkında: "Rabbim, ona Kitab'ı öğret" duasında bulunduğuna işâret ettikten sonra, Ebu Berze Hazretlerinin: "Allah sizi İslâm ve Muhammed (sav) ile şereflendirdi (her şeyden müstağni ve yüce kıldı)" kanaatine yer vermektedir. Son olarak da Abdullah b. Ömer'in, Abdulmelik b. Mervan'a: "Gücüm ölçüsünde Allah'ın ve Resulü'nün sünneti üzerine seni dinleyip itaat edeceğimi bildiririm" diye mektup yazdığını kaydetmektedir. Buhârî böylece ashâb-ı kirâm'ın kitab ile sünnet'i nasıl bir arada mütâlâa ettiklerini, birini diğerinden ayrı düşünmediklerini belgelendirmiş olmakta ve âdeta bu bölümde konuya nasıl yaklaşacağını belirlemektedir.
Ayrıca burada hemen işâret etmeliyiz ki, Buhârî, i'tisam konusunu fevkalâde önemsediği için Kitâbu'l-İ'tisam adıyla müstakil bir çalışma daha yapmış veya en azından böyle bir çalışmayı plânlamıştır. Zira bu giriş bilgileri arasında "Kitâbu'l-İ'tisam'ın aslına bakılsın" diye bir atıfta bulunmaktadır.
Ne var ki onun böyle bir müstakil eserine ne varlık olarak ne de bilgi kaydı olarak bu atıftan başka hiçbir yerde rastlamak mümkün olmamıştır.
Buhârî, Kitabu'l-İ'tisam'a, Hz. Peygamber'in, cevâmiu'l-kelim niteliğindeki kitab yani Kur'ân ile gönderildiğini tespit ile başlamakta, hemen peşinden de Resûlullah'ın sünnetine uymak gereğini belgeleyen ve Hz. Peygamber'in Allah elçisi olarak kitab ve ümmet karşısındaki konumunu ve evsâfını belirleyen 12 hadîslik uzun bir bâb açmaktadır.
Bu iki bâbın birbirini tâkib etmesi, Buhârî'nin, ümmet için Sünnet'i, kitabın bağlayıcı, uyulduğu zaman kurtarıcı bir peygamberi açıklaması olarak değerlendirdiği anlamına gelmektedir. Çünkü Kitab'ın vahy ve cevâmiu'l-kelim niteliklerinden sonra Hz. Peygamber'in konumunu ve O'nun yolunu izleyenlerin kurtulacağını belgeleyen hadîsleri vermek, ancak böyle bir düşüncenin sonucu olabilir.
Sünnetin bağlayıcılığına inanmanın bir başka tabiî sonucu gereksiz sorularla yeni bazı sınırlamaların getirilmesine meydan verilmemesidir. Buhârî bir önceki bâb'ın son hadîsi olarak Hz. Peygamber'in: "Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakınız. Zira sizden öncekiler, gerekli-gereksiz sual sormaları ve peygamberlerinin tebliği ve konumu) hakkında ihtilafa düşmeleri sebebiyle helâk olmuşlardır. Binaenaleyh ben sizi bir şeyden nehyettiğim zaman ondan derhal kaçının; bir şeyi de emrettiğimde gücünüz ölçüsünde onu yerine getirin" hadîsi ile bitirmişti. Peşinden hemen: "Çok sual sormanın ve kendisini ilgilendirmeyen konuları deşiştirmenin çirkinliği" başlığıyla bir bâb açmak suretiyle hem konunun genel akışını hem de bu iki bâb arasındaki sıkı münasebeti ve uyumu gözetmiş ve göstermiştir. Dokuz hadîslik bu başlık altında, Hz. Peygamber'i kendi haline bırakmanın, her şeyi sormamanın lâzım geldiği, hele hele "açıklanması halinde soran için utanç vesilesi olabilecek konuları " hiç sormamak gerektiği, zira Hz. Peygamber'in açıklamasına itiraz ya da onu temyiz imkânı bulunmadığı, gereksiz soruların "Allah'ı kimin yarattığı?" gibi tamamen teorik ve tehlikeli noktalara kadar uzanabileceği, oysa hakkında yeter bilgi verilmemiş (ruhun mâhiyeti gibi) konuların bulunduğu hatırlatılmıştır. Buhârî bu konulara işâret eden hadîsleri bu bâb'ta sıralamak suretiyle her akla gelen konunun sorulmasında ve her konuda nihâî bir açıklama getirilmesinde insanlar için fayda olmadığını, Kitab ve Sünnet'in bazı hususlarda bilerek sınırlama getirmediği ya da başka bir ifâde ile bilinçli boşluklar bıraktığını, onları böylece kabullenmenin de Kitab ve Sünnet'e sarılma gereği olduğuna dikkat çekmiştir. Konu üzerinde biraz düşünülecek olursa, Buhârî'nin bu yaklaşımının isâbetli, hikmet-i teşriiyye ve maslahat-ı nâs'a uygunluğu anlaşılacaktır.
Buhârî dördüncü bâb olarak Hz. Peygamber'i açıklama zorunda bırakmamak gerektiği fikrinin devamı ve tamamlanması için "Nebî (as)nin fiillerine uymak" konusuna yer vermiştir. Bu başlık altında, Hz. Peygamber'in altın yüzük taktığını, sonra bîr gün bunu çıkarıp bir daha asla takmayacağını belirttiğini, ashâb-ı kirâm'ın da sözlü bir talimat almadan her iki halde de Hz. Peygamber'i izlediğini, yani O'nun fiillerine aynen uyduklarını anlatan rivâyeti nakletmiş ve böylece fiilî sünnetler konusunda ne yapılması gerektiğine açıklık getirmiş, kendi kanaatini de böylece belirtmiştir.
Aynı konunun temellere inen uzantısı olarak Buhârî, "zorlamanın, ilimde münâzaanın, dinde ve bid'atta aşırılığın çirkinliği (kerâheti)" hakkında yedi hadîs zikretmekte, Hz. Peygamber'den ileri bir müslüman olunamayacağını, Hz. Peygamber gibi olmaya çalışmanın bir i'tisam anlamı taşıdığını, ümmetin görevinin kendilerinden istenenden ibâret olduğunu belirleyen ve Hz. Peygamber'in kendisine has bazı farklı ve ileri uygulamalarının olabileceğini, ümmetin konumunu ve dolayısıyle Kitab ve Sünnetle sarılma kavramını belli ölçüde açıklayan rivâyetlere dikkat çekmektedir. Bir başka ifade ile sünnete uymanın Hz. Peygamber'in her hareketini aynen uygulamak anlamına gelmediği gibi, dindarlık olsun diye Hz. Peygamber'in işleyegeldiği bazı uygulamalardan kaçınmanın da sünnete uyma göreviyle bağdaşmadığını anlatmaktadır. Buhârî, burada Sünnet'in i'tidal vasfının i'tisam konusunda hangi anlama geldiğini açıkça göstermiş olmaktadır.
Kitab ve Sünnet' e sarılma konusunda en olumsuz durum, sünnet dışı uygulamalar (bid'atlar) icad etmek, bid'atçılara şu veya bu şekilde destek olmaktır. Bu sebeple Buhârî, altıncı bâb olarak herhangi bir bid'atçıyı barındıran, ona yataklık edenin vebâli'ni işlemektedir. Bu başlık altında, Sünnetin beşiği Medine'de bir bid'at çıkaranın ya da öyle birini barındıranın; Allah'ın, meleklerin ve tüm inananların la'netine müstehak olacağını bildiren rivayete yer vermekte, durumun vehâmetini göstermektedir.
Kitab ve Sünnet'ten ayrılmanın bîr başka yolu mücerred re'ye tâbî olmaktır. Buhârî, yedinci bâb olarak hemen bu konuya girmekte ve "re'yi ve zorlama kıyası kötüleyen rivâyetlerdi sıralamaktadır. Re'ye ve kıyâs'a fazla güvenmemek gerektiğini, Sünnet'i ölçü almanın birçok dinî ve siyâsî sıkıntıdan uzak kalmanın yolu olduğunu belgeleyen iki rivâyetle bu konuya açıklık getirmektedir. Peşinden de, "hakkında vahy gelmemiş konularda Hz. Peygamber' in tavrının, 'bilmiyorum" demek ya da vahy gelinceye dek beklemek olduğu, ama asla re'y ve kıyas ile cevap vermediği gerçeğini bâb başlığı olarak tesbit etmektedir. Bu başlık altında da mirasla ilgili suallere Hz. Peygamber'in miras âyeti nâzil oluncaya kadar cevap vermediğine dair bir rivâyeti nakletmektedir.
Buhârî, Hz. Peygamber'in tutumunu anlatmaya yeni bir başlıkta devam etmekte ve O'nun, kadın-erkek tüm ümmetini, Allah'ın kendisine öğrettiği vahy (nass) ile eğittiğine re'y ve kıyas ile eğitmediğine dair bir rivayeti nakletmektedir. Müellif, Hz. Peygamber'in vahye yâni nassa bağlılığını hatırlatmak suretiyle O'nun ümmetinin de aynı şekilde davranması gerektiğine, eğitim, fetvâ, tebliğ gibi konularda sünnet'e sarılmanın böyle bir uygulama ile gerçekleşebileceğine dikkat çekmek istemektedir.
Buhârî, bütün saptırma gayretlerine ve sapıklık âmillerine rağmen Muhammed Ümmetinden bir grubun Kıyâmete dek hak üzere bulunacağı ve bu grubu "ilim ehli"nin oluşturacağına dair açtığı onuncu bâbta, konuyu belgeleyen iki hadîse yer vermektedir. Böylece, toplu bir sapıklık olmayacağını, önemli bir grubun, bilenler grubunun hak üzere yaşayacağını belirlemekte; ilmi, Kitab ve Sünnet dışı tavırlara kapılmama garantisi olarak değerlendirmektedir.
Daha sonra "gruplara ayrılmanın bir tür azab vesilesi olduğuna işâret eden âyeti" bâb başlığı yapan müellif, bu âyetle ilgili bir rivâyeti sevketmektedir.
Buhârî, bu noktada "Allah Teâlâ'nın hükmünü belirttiği bir hükme benzeterek hüküm vermek"le ilgili bir bâb açmakta ve Hz. Peygamber'in İki konuda böylesi bir kıyas ile verdiği İki hükmü zikretmektedir. Birinci hüküm, esmer bir çocuğu olan kişinin itirazını, develeri misal getirerek soya çekim olabileceği ile değerlendirmesidir. İkincisi ise, annesinin hac etme adağını onun yerine îfâ edip edemeyeceğini soran kadına, "annenin borcunu versen ödemiş olacağın gibi, adağını da yerine getirebilirsin" diye cevaplandırması hâdisesidir.
Buhârî böylece Allah teâlâ tarafından hükmü belirlenmiş meselelere kıyâsen verilecek hükümlerin, "kitaba sarılma" anlamına geldiğini ve geçerliliğini vurgulamaktadır.
"Kadıların, Allah'ın indirdiği ile hüküm vermeye çalışmaları, içtihadları, hikmetle hüküm verenleri, (şahsî olarak hükmü zorlamayanları) Hz. Peygamber'in övmesi ve halîfelerin eh'l-i ilm ile istişâre etmeleri, konuları ehl-i ilme sormaları" başlığı altında müellif, iki hadîs zikretmekte, ümmete yakışan uygulamanın böyle yapılması olduğuna işâret etmektedir.
Kitab ve Sünnet'e bağlılık konusunda en büyük sapmanın geçmiş ümmetleri izlemek olduğuna da Hz. Peygamber'in, "sizden öncekilerin yoluna uyacaksınız" hadîsini başlık yaparak işâret eden Buhârî, yahûdî ve hristiyanların, müslümanlar için olumsuz etkisinin kaçınılmazlığına delâlet eden iki hadîs nakletmekte ve i'tisam'ın ne kadar zorlu bir iş olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
Buhârî, "sapıklığa çağıranların ya da kötü bir çığır açanların vebâli" ile ilgili olarak açtığı bâbta, "katl" olayını ilk başlatan Hz. Âdem'in oğluna, her haksız adam öldürme olayından bir sorumluluk payı ayırıldığını bildiren hadîsi vermekte, bu durumun, hristiyanlıktaki ilk günah telakkisi ile hiçbir ilgisinin olmadığını da "...bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarını kısmen yüklenirler..." (Nahl, 16/25) âyetini zikrederek göstermektedir.
"Hz. Peygamber'in beyânları, âlimlerin ittifakına ve Mekke-Medine ehlinin üzerinde birleştiği konulara dikkat edilmesinin teşviki, Hz. Peygamber'in, muhâcirlerin ve ensârın Medine'deki yerleri, Hz. Peygamber'in musallâsı, minberi ve kabri (gibi) makamlar" başlığını taşıyan ve 22 hadîs ihtivâ eden 16. bâb'in ilk bakışta i'tisam ile alâkasını tesbit etmek mümkün gözükmemektedir. Hele de "Medine'nin faziletleri" bölümünde, buradaki birçok hadîsin yer aldığını hatırlayınca, bu daha da güçleşmektedir. Ancak biraz üzerinde durulunca, Hz. Peygamber'e ait sözlü ve fizikî hatıraların bulunduğu sünnetin beşiği, İslâm'ın ilk başkenti Medine'nin i'tisam açısından öneminin fevkalâde olduğu anlaşılacaktır. Çünkü orada yapılacak bir yanlışın bid'at olarak ümmete etkisinin derin olacağı kesindir. Bu sebeple Medine ve Medinelilerin amellerinin Kitab ve sünnete sarılma bakımından ölçü olma niteliği yönüyle, bu bölümde tetkik edilmesi, oldukça köklü bir alâkanın tabiî sonucudur. (İmam Mâlik'in Ehl-i Medine'nin ameline ciddi değer atfetmesi de burada hatırlanmalıdır.) Yoksa sırf bir "üstünlük ispatı için" (1) ele alınmış değildir. Bazı merkezlerin İ'tisam açısından büyük önem taşıyacağı gerçeğini gözler Önüne sermesi bakımından da bu bâb oldukça dikkat çekicidir.
Buhârî, "Leyse leke mine’l-emri şey’ün" (Âl-i İmran, 3/128) âyeti ile ilgili olarak açtığı bâbta Hz. Peygamber'in sabah namazının son rekatında rükudan sonra bazı kişilere lânet okuması karşısında bu âyetin nâzil olduğunu, binaenaleyh Allah'a ait tasarruflarda, Peygamber (sav)'i ilgilendiren herhangi bir hususun bulunmadığını kaydetmektedir. "Kitaba uymak Peygamber dahil herkes için baş görevdir" mesajına dikkat çekmektedir.
"İnsanın çokça cedel yanlısı olduğu" ve "ehl-i kitab ile en güzel şekilde mücâdele ediniz''' âyetleriyle ilgili olarak açtığı 18. bâbta Buhârî, Hz. Ali'nin insanların tartışma meraklarını temsil eden bir davranışı ile Hz. Peygamber'in ehl-i kitaba hitabını içeren iki hadîsi nakletmektedir. İşi cidal ve münakaşaya döktüğünüz i'tisam konusunda belli zaafların belireceğine böylece dikkat çekmiş olmaktadır.
"Müslümanların orta ümmet olduğunu belirleyen âyeti" ve "Hz. Peygamber'in, ilim ehlinden oluşan cemaatın iltizam edilmesi ile ilgili emri"ni esas alan bâbta Buhârî, sadece Ümmet-i Muhammed'in âhirette öteki ümmetlere şâhidlik edeceğine dair bir hadîs nakletmektedir. Bâb başlığının ikinci kısmı bîr anlamda delilsiz kalmış gözükmektedir.
Buhârî, "hâkimin bilgisizliği sebebiyle verdiği hükümde Hz, Peygamber in hükmüne ters düşmesi halinde bu hükmün" dinimizde olmayan bir amel işleyenin bu ameli merduddur "hadîsinin hükmü gereğince geçersizdir" başlığı altında Hayber hurmalarını toplamakla görevlendirdiği sahâbinin uygulamasını tasvip etmediğini gösteren bir rivâyeti vermektedir. Böylece geçerlilik için Kitab yahut Sünnet'e uygunluğun vazgeçilmez unsur olduğu anlatılmak istenmiştir.
"Hâkimin içtihad edip hüküm verdiği zaman isâbet etse de etmese de alacağı ecir" başlığı ile Buhârî, sorumluluğunu tam anlamıyla yerine getiren, gerçeği bulmak için son gayretle elinden geldiğince çalışan ve bir hükme varan hâkimin isâbet halinde iki; hata halinde bir sevab kazanacağını bildiren hadîsi zikretmektedir. İçtihadın, yani Kitab ve Sünnet'e uygun hüküm verebilmek için gayret etmenin bizzat sevablı bir iş olduğunu, isâbetli bir sonuca ulaşma halinde bunun ikiye katlanacağını belirlemekte; bütün meselenin, kitab ve sünnet çerçevesinde kalmayı temel almak olduğuna dikkat çekmektedir.
"Nebi(as)'nin hükümleri ortadaydı diyenlerin aleyhine delil ve ashab-ı kirâmın bir kısmının Hz. Peygamber in savaşlarından ve bazı İslâmî meselelerden haberdâr olmadığı" başlığı altında Buhârî, Hz. Ömer'in, isti'zan'ın üç kez olup üçüncü izin istemeden sonra, kapıda beklenmeyip gidileceğini bilmediğini, peşinden de Hz. Ebû Hureyre'nin, "müslümanların kimilerinin ticaret, kimilerinin de bağ ve bahçeleriyle meşgul olduklarını ve fakat kendisinin karın tokluğuna sürekli Hz. Peygamber'i izlediğini ortaya koyan sözleriyle ilgili" iki rivâyeti nakletmektedir. Böylece ashabın, her olay ve bilgiye doğrudan değil, bilvasıta muttalî olduklarının da bilindiğini, Kitab ve Sünnet'e bağlılığın, amelin, haber-i vahid'e itimat ile de oluşabileceğini anlatmaktadır.
"Başkalarının değil, sadece Hz. Peygamber'in herhangi bir şeyi reddetmemesi delildir, diyenler" başlığı altında Câbir b. Abdillah'ın, İbnu's-Sayyâd'ın deccal olduğuna yemin ettiği, bunu nasıl yapabildiği sorulunca da: "Hz. Peygamber'in huzurunda aynı konuda Hz. Ömer'in yemin ettiğini ve Hz. Peygamber' in de bunu reddetmediğini, buna mânî olmadığını" söylediği ile ilgili rivâyeti nakletmektedir. Böylece Buhârî de, Hz. Peygamber'in reddi terketmesinin delîl sayılacağı kanaatine iştirak etmiş olmaktadır.
"Deliller yardımıyla anlaşılabilen hükümler, delâletin mânâ ve yorumu" başlığıyla açtığı bâbta Buhârî, Hz. Peygamber'in değişik konularda farklı tavır ve yorumlarıyla bazı hükümlerin delillerine işârette bulunduğuna dair altı rivâyet zikretmektedir. Bu bâbta yer alan rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber (sav)'in tavırları bazı hükümlere ulaşabilmekte delil niteliği taşımaktadır.
Ayrı bir bölüme başlıyormuş gibi besmele yazıldıktan sonra açılan 25. bâb; "Hz. Peygamber'in, ehl-i kitaba bir şey sormayın talimâtı" başlığını taşımakta ve iki hâdîs ihtivâ etmektedir. Bu kısmın i'tisam açısından özel bir önemi olduğu açıktır. Zira kitab ve sünnete sarılmak konusunda müslümanları olumsuz yönde ciddî şekilde etkileme şansına ancak ehl-i kitab sahip bulunmaktadır. Ayrıca ne de olsa, vahy mahsûlü birer kitaba sahiptirler. Onları taktik de tekzip de bazı sakıncalar taşımaktadır. Bu sebeple ve gerçek öğrenilinceye kadar: "Biz Allah'a, bize indirdiğine ve size indirdiğine de inanıyoruz" deyip müslümanca tavır koymak, tartışmaya ve bilgi alışverişine girmemek en doğru harekettir.
Buradan, müsteşriklerce gerçekleştirilen araştırmalar konusunda da, müslüman bilginlerce aynı konuların araştırılmasına kadar "çekimser" bir tavır içinde olmanın, hemen mutlak doğru imiş gibi müsteşrik iddialarını kabullenmemenin bir sünnet olduğu sonucu çıkarılabilir. Kabul için de redd için de bilgiye, müslümanca bir yaklaşımla ortaya konmuş bir bilgiye ihtiyaç bulunmaktadır.
"(Kitab ve Sünnet'e) hilaf ve münâkaşanın kerâheti" başlığı altında Buhârî, Kur'ân'ı gönül huzur duyduğu sürece okumak gerektiğini, başka şeyler düşünmeye başlayınca okumayı kesmeyi, Hz. Peygamber'in huzurunda tartışmanın yersizliğini ve bazı mahrûmiyetlere sebep olduğunu üç rivâyetle anlatmaya çalışmaktadır.
"Mübah olduğu bilinmesi hali müstesnâ, Hz. Peygamber'in nehyi, tahrim ifâde eder, emri de böyledir (helallik ifade eder)" başlığı altında da Buhârî, iki ayrı olay ve rivâyetle konuya açıklık getirmektedir.
"Şûra" ile ilgili âyeti konu aldığı bâbta Buhârî, Kitab ve Sünnet'e bağlılık konusunda meşveret ve danışmanın önemine Hz. Peygamber'in mübârek hayatlarından, hulefâ-i râşidinden örnekler vermek suretiyle işâret etmektedir. Şûra ya da meşveretin karardan önce olması gereğine ayrıca parmak basmaktadır. Meşveretin gâyesi de Kitab ve Sünnet'e uygun, anlara bağlılığı perçinleyici çözüm yolları bulmaktır. Yani i'tisam için şûra mesajı verilmektedir. Başka bir ifade ile meşveret, Kitab ve Sünnet'e sarılmayı sağlarsa, sistemdeki fonksiyonunu icrâ etmiş, yani bir anlam kazanmış olacaktır. Yoksa Kitab ve Sünnet'i dışlamak ya da onlardan yan çizmek için meclisler kurmak bir hüner değildir.
Bize öyle geliyor ki Buhârî, "şûra, i'tisamın denetim ve yenilenmesi müessesesidir" demek istemektedir.
Bu özet değerlendirmeler ışığında Buhârî'nin İ'tisam konusuna yaklaşımını şöylece maddeleştirmek mümkündür:
Kitab ve Sünnet'e bağlılık,
Sünnet'te Kitab'ın yönlendirici etkisi,
Hz. Peygamber'in Kitab'a bağlılığı,
Ümmet içinde Hakka (Kitab ve Sünnet'e) bağlı bir grubun sürekli bulunacağı (i'tisamın sürekli gündem maddesi olacağı, çünkü temel vasıf olduğu),
Tefrikanın azap sebebi olduğu,
Sünnetten ayrılıp bid'at ihdas etmenin, mücerred re'y ve kıyasla sonuçlara gitmeye çalışmanın sapıklık ve ayrılık sebebi olacağı,
Geçmiş ümmetleri taklid etmenin ümmet bütünlüğüne ve değerlerine zarar vereceği,
İçtihadın i'tisam fikri ve çizgisinde olması lâzım geldiği,
Şûra, istişâre geleneği (i'tisam noktasındaki sıkıntıların çözüm yolu)
2. İBN HIBBÂN'IN YAKLAŞIMI
En son "Sahih" musannifi kabul edilen İbn Hıbbân el-Bustî (354/965) konuya değişik sayılabilecek bir yaklaşıma sahiptir. Bilindiği gibi İbn Hıbbân'ın eseri, İbn Belbân (739/1339) tarafından "el-İhsân bi Tertibi Sahîhi İbn Hıbbân" adıyla yeni bir şekle konulmuş bulunmaktadır.(*) Bu yeni şeklinde Sahîh'in ikinci bâbı i'tisam ile ilgilidir. Müellif konuyu bir bâb ve iki fasıl içinde ele almaktadır:
Bâb başlığını "Sünnete sarılmak ve nafile emir-nehiy olarak sünnete taalluk eden hususlar" teşkil etmektedir. Hz. Peygamberin ümmet açısından konumunu belirleyen iki temsilî beyânı muhtevî hadîslerden sonra şu yan başlıklar dikkati çekmektedir: "Fırka-ı nâciye'nin niteliği, mü'mine Hz. Peygamber'in sünnetlerini iltizam etmesi ve sünnetten uzak duran bid'at ehlinden kendisini kollaması gerektiği, strât-ı müstakim dışındaki yollan izlemeyi terketmek, emirlerini her şeye tercih ederek Allah ve Resûlü'nü seven ve rızalarını kazanmayı isteyenlerin Cennette Hz. Peygamber (sav)'le beraber olacağı, Hz. Peygamber'in gidişâtına (hedy) uymanın gereği, kişinin tüm fiillerinde sünnet uygulamasını araması ve bu uygulamaya ters düşen her bid'attan uzak durmanın lüzûmu, hırs, neşe ve gayreti, sünnetten yana olanların kurtulduğu, Peygamber' in tüm sünnetlerinin Allah'tan olduğu, kendi heva ve hevesinden kaynaklanmadığı, söz ve fiillerinin tamamında Hz. Peygamber'in sünnetinden yüz çevirmemek lâzım geldiği..."
İbn Hıbbân bu bâb için açtığı ilk fasılda, Hz. Peygamber'in durum ve konumunu tespite çalışmaktadır. İlk olarak Hz. Peygamber'in söz, fiil ve her ikisiyle birlikte ümmetine muhtaç oldukları şeyleri emrettiğini ele almakta, sonra da dış görünüşüyle anlaşılacak şekilde açıklanmış olmadıkça Hz. Peygamber'İn emrinin geçerli olmayacağı iddiasını çürüten bir hadîse yer vermekte ve bu noktada kendisi de bir sayfayı aşkın bir açıklamada bulunmaktadır. "Emrettiği ve nehyettiği konularda Allah ve Resûlü'ne itaat edenin Cennete gireceği başlığıyla sünnete uymanın mutlu sonuna işâret etmektedir." "Hz. Peygamber'den sâdır olan evâmir ve nevâhi'nin güçleri nispetinde ümmet fertlerine farz olduğunu, bundan ayrı kalmanın câiz olmadığı"nı belirlemekte, mübahlık ifâde ettiğine delil olmadığı sürece nevâhi'nin kesinlik ve gereklilik ifâde ettiği, Hz. Peygamber'in "size birşey emrettiğimde...'" ifâdesinden maksadın, "din işlerine dâir" demek olduğu; "dünya işleriyle ilgili" demek olmadığı, Resûlullah'ın sünnetlerine boyun eğmeyenlerde veya bazı ters kıyaslamalara giderek sünnetten yüz çevirenlerde iman bulunmadığı, birtakım asılsız te'villerle sünnetten yüz çeviren ve kabul ettiği için o tür te'villere karşı çıkmayanların ehl-i bid'at'tan oldukları, Allah ve Resûlü izin vermediği sürece müslümanların işlerinde bazı yeni değişiklikler yapmanın yasak olduğu, Kitab ve Sünnette aslı bulunmayan ihdas edilmiş olan her şeyin merdûd yani gayr-ı meşru ve gayr-ı makbûl olduğu gibi hususlara dâir rivâyetleri zikretmektedir.
İbn Hıbbân ikinci fasılda da, sahih olduğunu bilmediği halde Hz. Peygamber'e bir söz isnadına kalkışanın cehenneme gireceğim, bu kanaatin doğruluğuna işaret eden iki haberi şâhid olarak zikrettikten sonra, kasden Hz. Peygamber'e yalan İsnâd edenin cehenneme kesin olarak gireceği ve son olarak da Hz. Peygamber'e yalan isnat etmenin en büyük iftira ve bühtân olduğunu belirleyen bir rivayete yer vermektedir.
Böylece İbn Hıbbân, sünnet ve Hz. Peygamber'in konumu ve O'nun İslâm açısından ifâde ettiği anlam üzerinde durmuş, sistemin bu noktadaki hassasiyetini belirlemeye çalışmış olmaktadır.
3. EL-BEĞAVÎ'NİN YAKLAŞIMI
El-Beğavî (516/1122)’nin i'tisam konusuna yaklaşımını tesbit için onun elimizde bulunan iki eserini incelemek ve karşılaştırmak gerekmektedir. Aslında eserlerin karakter farklılığı karşılaştırmaya pek de imkân bırakmamaktadır. Biz önce her iki eserdeki durumu ayrı ayrı tespit etmek istiyoruz.
a.Mesâbîhu's-Sünne'de İ'tisam
Kitâbu'l-İmân'ın beşinci bâbı olarak "el-İ'tisam bi'l-Kitab ve's-Sünne'ye yer veren el-Beğavî, bu eserdeki usûlü gereğince, Sıhah grubuna dâhil 14; Hısan grubuna dâhil 21 hadîs sevk-etmektedir. Mesâbih'te i'tisam, Kitâbu'l-İmari'ın en son bâbı olmaktadır.
Yaklaşım, seçilen hadîslerin sıralanışında yatmaktadır.
b. Şerhu's-Sünne'de İ'tisam
El-Beğavî (516/1122), hadîs kaynaklarından seçtiği sünnet malzemesini, hiçbir mezhebin 'görüşüne bağlı kalmaksızın şerhetmek ve böylece Sünnet'in fıkhının hayata İntikalini bir ölçüde de olsa, canlandırmak maksadıyla kaleme aldığı Serhu's-Sünne'de i'tisam konusunu bâb olarak şöyle ele almaktadır:
El-İ'tisam bi'l-kitab ve's-Sünne,
Kitab ve Kurtarıcılığı,
Sünnet ve Kurtarıcılığı,
Bid'at ve hevâ'nın reddi (Reddü'l-Bid'a ve'l-Ehvâ)
Hevâ ve Heves Düşkünlerinden uzak durmak (Mucânebetu ehli'l-Ehvâ),
Sünneti ihya edenin ecri, bid'atçının vebali.
4. İBNU'L-ESÎR'İN YAKLAŞIMI
İbnu'l-Esîr (606/1209), altıncı kitab olarak Muvatta'ı kabul ettiği cem çalışması Câmiu'l-Usûl'ünde İ'tisam konusunu, ikinci kitab olarak ve el-İ'tisam bi'l-Kitab ve's-Sünne başlığıyla ele almaktadır. Sonra da,
El-İstimsak bihimâ (Kitab ve sünnete tutunmak)
El-İktisâd ve'l-İhtisâr fi'l-Amel (Amelde orta yolu tutmak) şeklinde konuya yaklaşmaktadır.
Burada hemen işâret edelim ki İbnu'd-Deyba'da Câmiu'l-Usûl'ün muhtasan Teysîru'l-Vusûl'de aynı çizgiyi -tâbiî olarak- takip etmiş, sadece son başlıktaki "ihtisar" kelimesini kaldırmıştır.
5. ALİ EL-MUTTEKÎ'NİN YAKLAŞIMI
Bölüm adları alfabetik olarak tasnif ettiği Kenzu'l-Ummâl'inde Ali el-Muttakî (975/1567) el-İ'tisam bi'l-Kitab ve's-Sünne'yi genişçe bir bâb olarak ele almıştır. Bâbın son kısmında bid'adle ilgili bir fasıl açmakta böylece sünnet-bid'at zıddiyeti içinde konuya ait iki yüze yakın (196) rivâyet zikretmektedir. Ayrıca konuya Kitâbu'l-İmân içinde yer vermekle i'tisam'ı asıl ait olduğu yerde değerlendirmiş olmaktadır.
6. MANSUR ALİ NÂSIF'IN YAKLAŞIMI
Müellif, et-Tâcu'l-Câmi' li'l-Usûl fî Ehâdisi'r-Resûl (sav) adlı derleme eserinde el-İ'tisam bi'l-Kitab ve's-Sünne'ye Kitâbu'l-İslâm ve'l-İmân bölümünün 6. bâbı olarak yer vermiştir. Bu bâb'ta 16 hadîs zikretmiş, hemen peşinden de amelde iktisad ve devamlılık konusuna dair hadîsleri sevketmiştir.
Et-Tâc müellifi İbnu'l-Esîr'le büyük bir paralellik içinde konuya yaklaşmıştır.
Sadece amelde iktisad bâbına devamlılık unsurunu ilâve etmiş gözükmektedir.
DEĞERLENDİRME
"Târihçe" ve "Yaklaşımlar" başlıkları alında dercettiğimiz tesbitlerde açıkça görüldüğü gibi el-İ’tisâm konusu;
1. Ya müstakil bir bölüm olarak (Buhârî'de olduğu gibi),
2. Ya bir ( veya birkaç) bâb olarak,
3. Veya Kitâbu's-Sünne adıyla Sünen'ler içinde yahut da müstakil eser olarak,
4. Ya da İman bölümünün bir bâb'ı olarak değerlendirilmiştir.
Bu gelişme çizgisi, i'tisâm konusunun temelde İslâmî kimlik ile alâkasının ortaya konması anlamındadır. Bu arada Dârimî ve İbn Mâce'nin sünnete sarılma konusunu i'tisam terimini kullanmadan da olsa, Sünen'lerine mukaddime yapmaları, konunun H. III. asırda kazandığı güncelliği ve ümmet için arzettiği önemi gözler önüne sermek bakımından ayrıca ehemmiyet arzetmektedir. İmam Müslim'in İ'tisâm'a, Fedâil bölümünde Hz. Peygamber'i tanıttığı kısımda, O'nun sîret ve sünnetine karşı takınılması gerekli tavırları işlerken değinmesi de ayrı bir bakış açısını yansıtması bakımından târihî değere sahiptir.
Sonraki dönemlerde müellifler kendi zamanlarının dinî ve sosyal şartlarına göre i'tisam konusunu işleyegelmiştir. Bugün de yapılacak iş, mevcut duruma göre müslümanlara, İslâmî kimlik ve kişiliklerini koruyabilmeleri için, onları Kitab ve Sünnet çizgisinde tutmak için yeni tertip ve düzenlemelerle eserler ortaya koymaktır. (Yeni Ümit, 23. Sayı)
DİPNOTLAR
1) Böyle bir gerekçe için bk., İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XIII, 312
(*) Bu baskı, Şuayb el-Arnaût tahkikiyle, fihristiyle beraber 18 cilt olarak tamamlanmıştır (Beyrut, 1991).