Nizâm-ı Cedîd'in yıkılışından 1830'lara kadar geçen en son bocalama süresi eski siyasal rejimin yerine yeni bir siyasal sistem geliştirme sorununda üç yön tutulabileceğini gösterir.
1- Şeriata dayalı bir İslâm devleti kurma,
2- Merkeziyetçi hükümdarlık örgütü ile taşra güçleri arasında sözleşmeye dayalı bir devlet kurma.
3- Hükümdarın mutlak egemenliği altında merkeziyetçi bir bürokrasi monarşisi kurma.
Bu görüşlerin hiçbiri belirli ve şuurlu siyasal bir görüş haline gelmemiştir. 2. Mahmud'un hükümdarlığının sonlarına rastlayan ilk merhalede bu eğilimlerin üçüncüsü üstün geldi. Bu durum hükümdarın mutlak gücünü kısma yönünde bir değişiklik yapılması sonucunu meydana getirdi ki, bu da Tanzimattır.
2. Mahmud'un reformculuk dönemi, gördüğümüz yeni bir rejim arama deneyimlerinde gelenek doğrultusuna en çok uyan mutlakıyetçi monarşi şekline yöneliş dönemidir. Bunu gösteren özellikler şunlar olmuştur:
1- Hükümdarın mutlak yetki hakkı devam ediyor.
2- Halk, reaya (yönetilen) olmaktan çıkıyor.
3- Kapıkulluğu kalkıyor. Onun yerine sınıf, ırk, din farkları gözetilmeden sivil bir bürokrasi gelişiyor.
4- Kapıkulu ordusu yerine farklı şekilde devşirilecek bir askerî örgüt kurulmasına doğru gidiliyor.
5- Sivil bürokrasi ve ordunun başında bulunanlarla ulemadan seçilen kişilerden oluşan, en üst derecede kanun yapma yetkisine sahip, süreli meclisler kuruluyor.
Tanzimat'ın ilanına kadar, bunların hiçbiri gerçekleştirilmiş değildir. Tanzimat, hükümdarın yetkilerini kısma gibi bir değişiklikle mevcut rejimin bir uzantısıdır.2
Osmanlı, devlet düzenini canlandırmak için Lâle Devri yöneticilerinin ve daha sonra da Nizâm-ı Cedîd'in Batıcı girişimleri başarısızlığa uğramıştır. Fakat Osmanlılar bu düzeni ne pahasına olursa olsun yaşatmak istiyorlardı. İç ve dış güçleri karşısında mevcut yaşatılması için mutlaka bir atılım yapılmalıydı, devletin durumu bunu gerektiriyordu.
Avrupa'nın üstünlüğünü artık iyice duyuran ekonomik gelişme içerisinde, imparatorluğun müslüman olmayan unsurlar hızla Batıyla bütünleşmek eğilimindeydi. Bu durumda çözülüşü önlemek, düzeni korumak gerekiyordu.3
Tanzimat Öncesi Batı
Burada konuya daha derinlemesine girmeden önce Batıya bir göz atalım. Batı medeniyeti, karanlık Orta Çağın birçok suiistimallere yol açmış dinî bağnazlığına bir tepki olarak doğmuştur. Zira Bodley: "Rönesans'ı İslamiyet'e borçluyuz" diyerek dinî düşünceye serbestlik ve müsamaha getirdiğini belirtmektedir. Ancak Osmanlı Devleti'nin çöküşe doğru gidişinde Rönesans'ın rolünü ayrıca belirtmekte fayda vardır: Rönesansla birlikte, Antik Çağ'a ait fikrî mahsuller okunmuş, Tanrı adına cennetle parsellenen arsalar sorgulanmış, mantık ve ilim dışı hareket ve düşüncelerin irdelenmesi revaç bulmuştur. Dünya artık her şeyi ile, materyalizme doğru gitmeye başlamıştı.
Sonuçta dinî düşünceyi yok edici, büsbütün inkârı gerektirecek bir düşünce platformu meydana gelmişti. 19. asırda tezgâhtan fabrikaya geçiş hamlesi (Buhar gücünün keşfi sebebiyle), diğer taraftan İnsan Haklarından söz eden birtakım filozofların meydana çıkışı ingiltere'de Liberalizm, Fransa'da Büyük İhtilal ve ayrıca Komünist Beyannâmesi gibi hareketler kısaca Rönesansla Avrupa'da başlayan değişimi hayatın her sahasına yayan gelişmelerden bazıları olarak ortaya çıkmıştı. Bize gelince, imanın fert ve topluma kazandırdığı maddî ve manevî güç ve kabiliyetler, bir arada ve aynı değerde inceleyen akıl ile duygu, zekâ, idrak, muhakeme ve şefkat dengesi bozulmuş, yalnız akıl ve zekâ en büyük itibarı kazanmıştı. Diğer taraftan birbirini izleyen keşifler, icatlar, açık denizlerde seferler, fabrikalarda seri imalat ve hammadde temini ve kalabalık tüketici kitlelerin emir ve kumanda altında tutulması za-ruretleri sömürgeciliği doğurmuş, Batılılar aslan payını kendilerine ayırmak şartıyla yeryüzünü aralarında paylaşmak gayretine düşmüşlerdi. Diğer yandan da nihilizm (inkarcılık) yaygınlaşıyor, anarşi revaç buluyor, beyne'l-milel toplantılar birbirini takip ediyordu. Netice olarak Batı. düşüncede (felsefede) olduğu kadar ekonomi sahasında da, sosyal alanda da tam bir keşmekeş içindeydi ve bütün bu içtimaî ve fikrî sefaleti Avrupa Rönesansla birlikte aşma ufkuna sahip olabilmişti.
İşte bu hengâmede Osmanlı Devleti "Tanzimat-ı Hayriye"' devresine girmekte idi. Gaye; devlet bünyesinde köklü değişiklikler yaparak yeni bir idare kurmak, halkı mutluluğa ulaştırmaktı.
Tanzimata Giden Yolda Biz
"Tanzimat-ı Hayriye" diye anılan dönem, iç ve dış politikadaki belirsizlik, iktisadî krizler, askerî düzensizlikler arasında başlamıştı. Gerçekten devletin baştan başa bir kalıba sokulması gerekli idi. Fakat bu icra edilecek şekil milletin başına türlü gaileler açacak bir mecrada olma-malıydı.
Tanzimat bizde gerçekçi planda değerlendirilmemiştir.4 Ancak Tanzimat'ın tatbikatında, adeta ecnebilerin kefaleti varmışçasına, onların şahit gösterilmesinde büyük hata olmuştur. Bu hareket daha sonraları birtakım yabancıları devletin içişlerine müdahaleye şevketti. Bu müdahale o hâle geldi ki gayr-i müslim vatandaşlar, şımarıklığa, kanun tanımazlığa ve hatta yer yer iç isyanlara dahi başvurdular.
Tanzimata giden yolda üç fikir cereyanı hasıl olmuştu.
1-Batı medeniyeti bir küll'dür (bütün) onun her şeyini almamız gereklidir.
2. Hıristiyan aleminden ne gelirse gelsin hiçbirini kabul etmemeliyiz,
3. Batı'nın yalnız ilmî metodunu ve tekniğini almalıyız,
Yalnız ne var ki bu üç grubun bilmediği bir şey vardı, o da 9. asırdan itibaren İslam Kültürü'nün Batıda yaptığı geniş tesirler ve bu sayede çeşitli alanlarda (matematik, fizik, kimya, astronomi, tıp ve biyoloji) ilerlemelerin, Batı'nın gelişmesinde büyük rolü olmuştur.5
Yeri gelmişken, yabancı bir devlet adamının Tanzimatçı hükümete gönderdiği tavsiye mektubundan bir bölümle, gerçekleri gözler önüne sermek istiyoruz. Avusturya Başvekili Prens Meternich: "Umur-u idarenizi intizam altına alınız ve ıslah ediniz. Lakin Avrupa medeniyetin-den sizin kanun ve nizamlarınıza, âdet ve maişet tarzınıza uymayan kanunları alıp iktibas etmeyiniz, zira, Batı kanunları hükümetinizin temelini teşkil eden kanunların dayanağı bulunan, usûl ve kaidelere asla benzemeyen prensipler üzerine kurulmuştur. Garp memleketlerinde esas olan şey, Hıristiyan kanunlarıdır. Siz Türk kalınız, mademki Türk kalacaksınız, İslamiyete yapışınız, hak ve sevap yolunda ilerleyiniz. Fakat bunu yaparken, Garbın efkâr-ı umumiyesi diye saydığınız şeye ehemmiyet vermeyiniz, siz bu efkâr-ı umumiyeyi, Avrupa'nın umûmî sedasını anlamıyorsunuz... Her türlü tanzim ve icattan mahrum olan ve İslâm memleketlerine zarar vermekten başka bir netice getirmeyeceği aşikâr olan ıslahatınızı kabul ve tasdik etmemenizi tavsiye ederiz." Güstav le Bonda "Bir kavmin müessese ve kanunlarının tebdili ile, ruhu tadil ve ıslah edebileceğine inanmak en büyük hatadır, müesse-seler, iç şekillere muvafık gelebilmek hassasına malik değilse, onu bir gömlek gibi giydirme kudretini göstermekle onun uygun bir elbise olduğunu var sayamazsınız, işte bu sebepten bir kavim için pek iyi olan müesseseler diğer bir kavme göre gayet fena ve kötü olabilir.6 Tanzimat hareketi, Osmanlı Devletini yıkılma tehlikesinden kurtarmak maksadına rağmen, tertip ve uygulama bakımından hatalarla doludur. Bunların başında Türk milletini iyi tanımamaktan doğan Avrupa taklitçiliği gelir. Türk, Avrupalı olmamıştır, olamazdı da, zira o zamana kadar ki hayatını, terbiyesini bir kalemde silip atmak; yerine tamamen yabancı kültür değerleri yerleştir-mek için mümkün değildi. Zaten bu durum insan tabiatına ve içtimaî kanunlara aykırıdır. Oysaki Tanzimat hareketi ile, ezbere hükümlere de yer verilmişti
Tarihimizde "Tanzimat-ı Hayriye" adıyla tanınan bu devir yakın zamana kadar Garplılaşma hareketinin başlangıcı sayılmıştır Bu da Türk kültür değişmelerinde bu devrin ne kadar mühim yer işgal etmiş olduğuna delâlet eder.7
Tanzimat ve Değişim Girişimleri
Değişmenin olmadığı bir insan topluluğu düşünmek mümkün değildir. Bütün insan topluluklarında sosyal bir değişmeden bahsedebiliyoruz. Bu durum, genelde Türk toplumu için de geçerlidir. Sosyal değişme tarihî bir süreç içinde görülür. Türk toplumu da çeşitli zaman dilimleri içinde sosyal değişmeye uğrayarak hayatiyetini devam ettirebilmiştir. Sosyal değişmenin yavaş veya hızlı olması, değişmenin toplum üzerindeki etkisinin de farklı olmasına yol açar. Hızlı sosyal değişmenin olduğu zamanlarda toplumun yapısında uyumsuzluk ve dengesizlikler görülür, Tanzimat dönemi de Türk toplumunun hızlı bir sosyal değişmeye maruz kaldığı bir dönemdir. Bu dönem içinde sosyal, hukukî, siyasî, dinî ve sanata ait müesseseler Tanzimat öncesi toplumdan büyük farklılıklar göstermiştir. Tanzimatta, bu sosyal değişmeyi incelemekte bu müesseselerde meydana gelen değişmeleri ortaya koymaktadır.8
3. Selim ve 2. Mahmud'un devlet kurumlannda ve onu tamamlamak için öğretim içinde giriştiği geniş reform hareketi, Türkiye'nin modernleşmesi tarihinde en önemli safhalardan biri olarak gösterilebilir. Böyle olmakla beraber bu devrin cüretli teşebbüsleri henüz fanatizmin ve eski sosyal kurumların gizli ve açık direnmele-riyle karşılaşmaktan geri kalmıyordu. Hükümdar ve birkaç aydın vezirin iyi niyetleri daima başarılı ve tam sonuçlu olamıyordu. Reformcular Batılı bilginleri getirterek Batı ilmini araştırma metotlarıyla birlikte memlekete yerleştirmeyi düşünürlerken önlerine şu iki engel çıkmaktaydı:
1. Modern araştırmayı, hatta öğretimi, din için tehlikeli sayan muhafazakârlar, skolâstik zihniyet,
2. Modern araştırmanın derin köklerine kadar inmeye sabredemeyen ve her şeyden önce günün ihtiyacına göre cevap vermek isteyen idareci, bürokratik zihniyet.
Birincisiyle savaş kolay olmadı fakat o nispeten geriledi. Hatta modem zihniyet 19. yüzyılın son yıllarından beri eski medresenin içerisine bile kısmen sokuldu. Fakat ikincisiyle savaş daha güç oldu ve bugüne kadar gerçek ilmî zihniyetin yerleşmesine asıl engel olan ikincisi oldu. Padişahın orduyu ıslah etme tasarılarından başlayarak son günlerin maarifini düzeltme, ekonomik plan kurma tasarılarına varıncaya kadar her devrin idareci zihniyeti; "gündelik" işlerin içinde o kadar bunalmış bulunuyordu ki iktidarı kötüye kullanarak bilmeden maarif işlerine de karıştığı için gerçek ilim öğretimi ve araştırmasının yerleşmesine türlü şartlarla engel oldu.
Fakat bu yüzüstü Batılılaşma hareketleri geliştiği sıralarda Osmanlı Devleti de çöküntü halinde bulunuyordu. 1533'de Kanuni Sultan Süleyman'ın bazı Batı devletlerine verdiği ilk müsaadenin, sonradan devlet zayıfladıkça Batılı kuvvetler tarafından genişletilmesinden doğmuş olan kapitülasyonlar Osmanlı'nın üzerinde ekonomik bir cendere haline gelmişti. Modern devlet kurumlarını hazırlamak için girişilen masrafları karşılamak üzere yabancı devletlerden alınan büyük borçlarda ayrıca memleketin ödeyemeyeceği ikinci bir yükü, yani; Düyun-u Umumiye'yi doğurmaktaydı.
Bu sırada yabancı müdahaleler günden güne artıyor ve Osmanlı Devleti ile ekonomik men-faatleri olan memleketler, Osmanlı Hıristiyan teb'asını korumak bahanesiyle veya değişik vesilelerle Bab-ı Ali'ye baskı yapıyorlardı. Artık Batılılaşma ve Modernleşme yalnızca ordunun ıslahı ve bunun için gereken teknik tedbirlerin alınmasından ibaret kalamazdı. Birinci safhada Batı kültürünün mahsullerinden biri olan teknik üstünlük, bu kültürün biricik kuvveti sanılarak doğu skolâstik düşüncesinin temellerinden hiçbir şeyi değiştirmeksizin yalnızca Batı tekniğinin alınmasıyla problemin çözüleceği sanılıyordu, böylece ruhta tamamen Şarklı kalma, Garbın yalnız tekniğinden faydalanma aradaki eksikliği kapatacaktı.
Bu ikili dünya görüşü başarısızlığına rağmen, ondan sonraki devirlerde de devam etti. Önce Şark ruhunun, bu teknikle hiçbir çatışmaya uğramayacağı zannedilirken birinci safhada yüksek daha sonra ilk ve orta öğretimin içinde iki görüşün çatıştıkları görülür. Bütün bunlar Batılı emperyalist kuvvetlerin Osmanlı üzerindeki baskılarıydı. Azınlıkların haklarının korunması, hükümdar ve Bab-ı Ali üzerinde devamlı bir kâbus haline gelmişti. Devlet eski kanunların ruhu ile bu yeni problemi çözemeyeceğini biliyordu. Öte yandan Batı memleketlerine elçilikle giden devlet adamlarımız, orada gördükleri devlet anlayışını, uyanan hürriyet ve eşitlik fikrine dayanan insan haklarının kaçınılmaz bir yolu olduğunu anlatmaktaydılar. İşte bu iki şartın bir araya gelmesi Abdülmecid zamanında Reşit Paşa tarafından hazırlanan "Tanzimat Fermanı"nın okunmasına sebep oldu.9
İlk defa şümullü, nisbeten sistemli, sosyal ve kültür değişmelerinin 3. Selimle başladığı muhakkak ise de, bu devrin serbest değişmeler çerçevesi içinde mi, yoksa mecburi bir değişmeye başlangıç olarak mı mütalâa edilmesi hususunda tereddüt gösterilebilir. Hakikatte bu devre ait değişmeler her iki durumun hususiyetlerini haizdir. Bir defa ordu hariç olmak üzere hiçbir sahada halkın yaşayış tarzı, örf ve âdeti, kılık ve kıyafeti ile alâkalı unsurlarda geniş ölçüde bir değişime gidilmemiştir. Bu bakımdan bu sahalara ait değişmeler, tamamiyle geleceğe ait hazırlıklı ve serbest faaliyetler hududunu geçmez.
Bu devir, meydana getirdiği yenilikler uğrunda hayatını feda eden 3. Selim'in tahta çıkmasıyla başladı. Birçok cihetlerden talihsiz olan bu padişahın, en büyük bedbahtlığı hiç şüphesiz muhitindeki insanlardan, kaderine hâkim olmak istenen cemiyetten başka türlü duyup dü-şünebilecek bir yaratılışta olmasındadır. Sanki o yapacağı büyük işler için yetiştirilmiş, onlar için terbiye edilmiştir. Bu hususta babasının tesirleri kadar zamanın olayları da büyük rol oynamıştır. 3. Mustafa aşağı yukarı bir asırdan beri gerilemekte olan devletin "'Makûs talihini" tersine çevirecek bir evlat istiyordu. Bu yüzden 3. Selim'in terbiyesine büyük bir itina göstermiştir. Çocuk yaştayken bile onunla devletin düzeni, reform zarureti üzerine konuşuyor, her nevi fenalığın kaynağı ve sebebi olan yeniçerilerin ıslah edilmesi gerektiği düşüncesini aşılıyordu. Bununla beraber 3. Selim'in yetişmesinde zamanın, bilhassa tahta çıkar çıkmaz karşılaştığı hadiselerin ve harp vaziyetinin büyük bir tesiri olmuştur. Bu arada şehzadeliği esnasında kafes arkasında geçirdiği 15 senelik zamanını da 3. Selim boşa harcamamıştır.10
Ordunun reformu üzerinde duruyordu, bu reformla ilgili üç görüş ileri sürüldü: Eskiye dönmek, Batı tipi bir ordu kurmak ve üçüncü olarak radikal bir tavırla Avrupa tarzında eğitilmiş ve donatılmış yeni bir ordu kurmak. Sultanın kendisi de üçüncü görüşe meyletti.11
Tanzimat'ın Getirdiği
Tanzimat askeri ve teknik olarak başlayan batılılaşmanın hukukî ve siyasî bir şekil alması demekti. Modern devlet anlayışına uygun devlet daireleri, daha İkinci Mahmud zamanında kurulmaya başlanmıştı. Bab-ı Ali ve Nezaretlerin (Bakanlıkların) temelleri o zaman atılmış bulunuyordu. Fakat bunun sistemli bir ilkeye bağlı olarak uygulanması ve bütün vatandaşların eşit haklarını gösteren bir devlet zihniyeti halinde ifadesi Tanzimatta mümkün oldu. Batı milletlerin gerçekleştirdikleri hürriyet, eşitlik, demokrasi ideallerinin bu millet içinde gerçekleşmesinden ziyade, yabancı müdahalesinden faydalanan ve ayrılmak isteyen azınlıkların işine yarayan bir vasıta olarak kaldığı görüldü. Devlet, Tanzimat ruhuna uygun olarak azınlıkları yüksek hizmetlere getirdi. Onlardan tercümanlar, sefirler, müşavirler hatta pek çok nazırlar yetişti. Fakat bu yetkilerin verilişi azınlıkları Osmanlı birliğine bağlamadı, tam tersine onların ayrılma fırsatlarını arttırdı. Öte yandan Tanzimat Fermanı müsaadelerinden faydalanan azınlıklar ekonomik alanda kuvvetlendiler. Yabancı sermayenin memlekete serbestçe girmesi ve onların koruması, ticaret işlerinin onların ellerine geçmesine sebep oldu.
Gayr-i Müslim Tebâya Verilen Haklar
Tanzimat’ın gerçekleştirdiği değişimlerin en önemlilerinden birisi de Müslüman olmayan tebaanın toplumsal statüsünde meydan gelen değişmedir. Eskiden gayr-i müslim kabul edilen bu sınıf,din farkının ortadan kaldırılmasıyla bu devirde devlette önemli bir yer kazandı. 18. yy. sonlarına doğru memlekete büyük nisbette Avrupa endüstrisinin girmeye başladığını görüyoruz. 3. Selim'in ve 2. Mahmud'un direnmelerine rağmen, memleket yerli endüstri dallarının yıkılmasına sebep olan bu esaslı faktör başlıca müslüman olmayan azınlıklar kanalıyla gerçekleşiyordu. Önce İngiliz malları, sonra Hollanda ve Fransız malları Türk pazarlarını istila etti. Böylece eskiden özel bir vergiye bağlı olan hıristiyan tebaa yerine iktisadî bakımdan hürriyet kazanmış ve hukukî bakımdan korunmuş bir sınıf meydana çıktı. Bu sınıf sonradan Türklerle Avrupalılar arasında gerginlik ve düşmanlığın esaslı unsurlarından biri olacaktı.12
Tanzimat'ın Fikrî Alana Tesiri
Avrupa ile aramızda gittikçe artan sıkı bir temas uzun müddet orada bulunmuş veya tahsil etmiş olanların sayılarının çoğalması neticesinde, bundan evvelki devirlerle kıyas kabul etmeyecek derecede bir fikrî inkişaf ve ilerleme meydana gelmesine sebep olmuştur. Fakat kısa süreli bu gidiş-geliş Garp medeniyetinin mahiyetini ve esaslarını kavramak ona göre hareket etmek için hâlâ kâfi değildir. Bu itibarla tatbik kabiliyeti olup olmadığı düşünülmeden veya ona göre umumî efkâr veya en zarurî vasıtalar hazırlanmadan birtakım ıslahat, yeniliklere teşebbüs edildi: İçinde çalışacak insanlar düşünülmeden bunlar yetiştirilmeden teşkilatlar kurulur, tatbik edecek hakimler, memurlar yetiştirilmeden kanunlar talimatnameler, nizamlar geliştirilir, en lüzumlu elemanlar, mühendisler, usta ve işçiler temin edilmeden, fabrikalar, muallim yetiştirilmeden mektepler açılır. Ortada henüz rüştiyeden başka mektep, elde yetişmiş talebe veya hoca yokken darü'l-fünun kurulmak istenir. Bu öyle bir zararlı hareket tarzıdır ki yalnız bütün yenilikleri, ıslah hareketlerini, reform teşebbüslerini daha başlangıcından akamete mahkûm etmekle kalmaz, bugün bile kurtulamadığımız hurafelerden, usûl ve yanlış inançlardan daha tehlikeli bir alışkanlığın cemiyete yerleşmesine sebep olur. İşte Tanzimatın en büyük fenalığı buradadır. Çünkü eskinin yanında yeninin hakikaten büyük şartlara uygun dü-şecek bir şekilde tam olarak alınıp alınmamasmdadır. Eğer yeni, "bir cihetle üstünlüğünü cidden gösterebilecek şekilde kurulmuş ve işlemeye başlamış İse eski kendisi için mukadder olan akıbetle er geç karşılaşacaktır. Onun için Tanzimatta yapılan ıslahatın gelişmemesi, bilhassa maarifin istenilen şekilde gelişmemesi bazı sabit fikirlilerin zannettikleri gibi, medreselerin kapatılmamasından ileri gelmiyordu. Bunun sebebi; mektebin kendilerinden bek-leneni verememeleriydi. Yani diğer bir ifadeyle mektebin medreseye olan üstünlüğünü (tabi varsa Y.Ü.) gösteremiyordu. Reşit Paşa yapılmasını tavsiye ettiği ıslahatla bir taraftan devletin inkişafını durduran manialardan kurtulmak suretiyle gelişip kuvvetleneceğini, kendisini müdafaa edecek bir duruma gireceğini; diğer taraftan o an içinde çırpındığı güçlüklerden, müşkül vaziyetlerden sıyrılıp çıkabilmesi ayakta durabilmesi için yardıma muhtaç bulunduğu Garp devletlerinin yardımını temin etmenin ancak bu sayede mümkün olabileceğine inanıyordu Bu itibarla Reşit Paşa tasarladığı bu ıslahatın yalnız içtimaî bir zaruret olduğuna değil aynı zamanda o an için kaçınılmaz siyasî bir tedbir olduğuna da kanidir. Onu bu kanaate sevk eden sebepler şüphesiz muhtelif olmakla beraber, uzun müddet Avrupa'da bulunması neticesinde Fransız inkılâbından gelen ilhamların, Garp devletlerinin Osmanlı hakkındaki düşüncelerini bilmesinin bu hususta mühim bir rol oynadığı muhakkaktır. Bu hatt-ı hümayunda; keyfî icraata alışmış devlet adamları bilhassa idarî mekanizma üzerinde büyük bir tesir yapmadığı gibi cemiyetin içtimaî ve siyasî bünyesinde de önemli bir değişiklik meydana getirememiş; bilakis eski tarzda harekete devam edilmesi hususunda oldukça kuvvetli bir cereyanın meydana gelmesine sebeb olmuştur. İçtimaî bünyenin, teşkilat ve müesseselerin asırlarca hüküm süren zihniyetin itiyat ve teamüllerin devlet adamlarının büyük bir ekseriyeti karşısında Tanzimat ıslahatının hemen muvaffak olmaması gayet tabiîdir. Bundan başka Tanzimat hareketi, siyasî kaçınılmaz bir teklif, günün ihtiyaçlarından doğma bir zaruret kabul edilse bile, içtimaî gerçekle uyuşmaması ve tatbikî yine imkânsız hükümler ihtiva etmesi bakımından da esasen daha başlangıcından muvaffakiyetsizliğe mahkumdu. Zira o, ne bazı haklarından mahrum kalmasını icap ettiren hükümdarı, ne bir çok imtiyazlarını kaybedeceklerinden korkan devlet adamlarını, ne bütün sefalet ve ızdıraplarına rağmen hâlâ kendilerini dinen üstün sayan Müslim ahalîyi ve ne de müsavatı artık çoktan kabul etmek istemeyen gayr-ı Müslim tebaayı memnun etmişti. Bu itibarla Tanzimat taraftarlarının zannettiği gibi Osmanlı Devleti içinde çırpındığı güçlüklerden, endişelerden, kurtaracak en makbul tedbir değildir.13
Maarif Kanununun Tesiri
Yenilik ve inkişafların en genişi, en önemlisi şüphesiz maarif sahasında meydana gelmiştir. 1845’te maarif işleriyle devamlı meşgul olmak üzere “Maarif Meclisi” tesis edilmiştir. Bu meclisin sıbyan ve rüştiye mekteplerinin ıslahı ve bir darül-fünun tesisi hakkında hazırladığı layiha, bir sene sonra kurulan Daimi maarif Meclisinde tetkik edilmiş ve 1874 yılında Maarif Teşkilatının temeli atılmıştı. Fakat alınan tedbirler maarif sahasında başı boş bırakılmıştı. Plansız faaliyetlere son verecek mahiyette tedbirler değildi. Binaenaleyh bütün bu hedefsiz icraatı bir sistem içinde toplamak maksadıyla Tanzimat maarifinin meydana getirdiği yeniliklerin belki de en önemlisi, bir umûmî mizamnamesi hazırlanması idi.
2. Mahmud devrinde açılmış veya açılması düşünülmüş mektepler ilk, orta ve yüksek mektepler de bu devirde inkişaf etmeye başlamışlardır. Hakikatte bugün pek az bir istisna”Hiçbir maarif müessesemiz yoktur ki temeli bu devirde atılmamış olsun.”14
Yenilik teşebbüsü devletten geldiği için eski medreselerin, öğretim ve ilim kurumlarının karşısında yenilerini de yine devlet açmıştır. Tanzimattan sonra ordunun modernleştirilmesine bağlı olarak mühendishanelerin açıldığını, matematik öğretiminin geliştiğini daha sonra da eski tıbbiye karşısına Avrupa tıbbini öğreten yüksek okul ve fakültelerin kurulduğunu biliyoruz. Tanzimat her şeyden önce bir hukuk reformu olduğu için, bu sırada kurulan ilk ilmî kurum "Mecelle Cemiyeti"dir. Medenî kanun yapmak fikri 1839 devriminden sonra meydana çıkmıştı. 1853'de "Mekteb-i Nüvvab" bu işe yaramak için açılmıştı. 1867'de kurulan "Cemiyet-i İlmiyye" de buna çalışacaktı. Doğu kültürüne bağlı olanlar ile Batılılaşma taraftan olanlar tartışmaya girdiler, medeni kanun tartışılması neticesinde mecellenin hazırlanması fikri üstün geldiğinden bu işe Cevdet Paşa memur edildi. Böylece Doğucular Batıcılara üstün gelerek kurulan ''Cemiyet-i İlmiye" İslam fıkıh esaslarına ve başlıca Hanefi mezhebine uygun hükümlerden ibaret bir medenî kanun hazırlandı.
Reşit Paşa'nın ikinci sadaretinde (1848) eğitim ve kültür İşlerine hız verildi. Encümen-i Daniş (bugünkü karşılığı akademi) kuruldu. Encümen-i Daniş, açılması düşünülen Darü'l-Fünun'da okunması istenen kitapları yazdırmak maksadıyla kurulmuş bir kurum idi.15
Netice olarak
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere Tanzimat hareketi, cemiyet psikolojisine vâkıf insanlar tarafından yapılmış olsa idi, şüphesiz ki, aradan geçen 115 sene boşa gitmemiş ve bilinen sıkıntılarla geçmemiş olacaktı. Bu idarecilerin, millî hisleri ve ahlâkî gelenekleri nazarı itibara almadan, giriştikleri -Avrupa toptancılığı- hülyaları, umumî efkârın karşı mücadelesi ile iflas etmiştir.
Ne var ki Tazimatta neşredilen Hatt-ı Hümayun hükümlerinin hiçbiri, İslâm hukukuna aykırı değildi. Ama bu yerli fikirleri taşıyan beyannamenin, yabancı tesirler ile neşredildiği, içinde Avrupa hükümleri bulunduğu yolunda yapılan propagandalar, halkı ürküttü ve mukabil cephe oluşmasına vesile oldu. Bunda halkı mazur görmeliyiz. Zira o halk, tarihi boyunca ve daima, kendine empoze edilenlerle mücadele etmiş, kan dökmüş ve her seferinde de onlardan daima kötülük görmüş, çile çekmiş insanlar topluluğundan başkası değildi. Bizim halkımız ancak kendi gibi, millî his sahibi olabilenlere güvenir.
Dipnotlar
1) Berkes Niyazi, Türkiye'de Çağdaşlaşma 163 sh.
2) a. g. e., 165 sh.
3) Yetkin, Çetin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler.
4) Kafesoğlu, İ., Türkiye'yi Bugünkü Şartlara Getiren Tarihi Gelişme, Tebliğ, Aydınlar Ocağı, 1994.
5) Kafesoğlu, a. g. e.
6) Gürkan, A.İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Fakülteler Matbaası, Sh .270, İst.1965.
7) Turhan, Mümtaz, Kültür Değişmeleri MEB. 1000 Temel Eser 1969 239. sh.
8) Delican, M. Yurttan ve Dünyadan Haber Dergisi, Sayı 7-8, İst. 1986.
9) Ülken, H.2. Türkiye Çağdaş Düşünce Tarihi.Ahmet Sait Matbası, İst. 1966, cilt. 1, sh, 27-28,29.
10) Turhan, a. g. e.. 213,214.
11) Delican M., Yurttan Dünyadan Haber, Ekim, Kasım 1986.
12) Ülken a. g. e., Sh. 33.34.
13) Turhan, sh. £45,246.
14) a. g. e.,sh. 250,251.
15) Ülken, cilt 1,sh. 52,53. Selçuk yay,
(Yeni Ümit, 37. Sayı)