20. asır, atomun parçalandığı, dünya savaşlarının yaşandığı, blokların kurulup bozulduğu, mesafelerin kısaldığı, kitle iletişim araçlarının ve bilhassa televizyonun bütün dünyaya yayılıp insanlık tarihinde en müthiş bir değişikliğe yol açtığı, sanayileşme çağının bilgi çağına dönüştüğü bir asır oldu. Öyle bir asır ki gerçekleştirdiği değişiklikler muhtemelen daha önceki beş-on asra bedel oldu. Böylesi bir dünyada artık ne toplumların, ne de fertlerin birbirine kayıtsız, ilgisiz kalması mümkün değildir.
Bu asrın diğer bir tezahürü ise sadece maddî alanda değil, aynı zamanda fikir alanında da son derece bol ürün ortaya çıkarması sebebiyle aşınan, eskiyen, demode olan birçok fikir ve eşyanın tarihin çöp sepetine atılması ve çok geçmeden unutulması vâkıasıdır. Dolayısıyla güncelleşmeyen değerlerin, varlıklarını koruyabilme şansı iyice azalmaktadır. İşte yazımızın baş tarafında yer alan tezahürler zorlamasaydı bile, fikirlerin hayatlarını devam ettirmeleri için dünya piyasasında boy gösterip kendilerini vitrine koymaları kaçınılmaz olacaktı. Piyasaya çıkmayan, kendi gettosuna kapanan sistemler unutulup gitmektedir.
KUVVETLİ FİKİRLER HAYATTA KALIR
Bu ortamda fikirleri yayma, eskiden olduğu gibi maddî kuvvetle olmaktan ziyade kültürel yayılmalar ve savaşlar şeklinde olmaktadır. Bu serbest piyasa dönemi, ister istemez, savaşa hacet bırakmaksızın fikirleri yayma imkânı vermeye mecbur kalmıştır. Bu da kuvvetli fikirlerin hayatta kalma şanslarını artırmıştır. İşin bir başka yönü, bu asırda İslâm dünyası siyasî, ekonomik ve askerî güç yönünden zayıf durumdadır. Müslümanlar maddî kuvvet kullanmak isteseler dahi bu imkândan mahrum bulunmaktadırlar. Maddî kuvvet dengeleri, daha ziyade gayr-i müslimlerin lehinedir.
Yirmi birinci asra girmek üzere olduğumuz şu sıralarda, insanlık tarihinin geçirdiği uzun tecrübe, belli başlı dinlerin artık yeryüzünden silinmeyeceği, dünyada her birinin birer yeri olduğu gerçeğini göstermiştir. O halde din mensupları, kendilerine dar da gelse, dünyada bir arada yaşama mecburiyeti karşısında birlikte yaşama, anlayış ve karşılıklı hukuka riayet durumunda olduklarını görmelidirler. Müslümanların bu konuda zaten bir sıkıntıları söz konusu değildir. Hıristiyan Batı dünyası daha önceki asırlarda diyaloga açık olmasa da, 1962-1965 arasında gerçekleştirdiği II. Vatikan Konsili'nden sonra teşebbüs rolünü elinde tutmaya çalışmaktadır. Buna mukabil diyalog konusunda Müslümanlar çekingen, isteksiz, daha doğrusu ihtiyatlı durmaktadırlar. Oysa Kur'ân-ı Kerim tarihin görüp geçirdiği en büyük okümenik ve evrensel diyalog çağrısını başlatmıştır. Onun bu çağrısını en özlü şekilde ilan eden âyetlerden biri şudur: "Ey Resulüm de ki: 'Ey Ehl-i Kitâb! Gelin, bizimle sizin aranızda müşterek olacak bir sözde birleşelim. Yani Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin;' şayet bundan yüz çevirirlerse deyin ki: 'Şahit olun ki biz Allah'a itaat eden Müslümanlarız.' (,Âlu İmran:64). Hıristiyanlık başlangıçtan beri bu diyalogdan kaçındı.
Hıristiyan dünyası Kur'ân'ın 9. Hicri yılda indirilen mübâhele âyeti (Âlu İmrân, 61) ve onun Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından tatbiki ile noktalanmış bulunan okümenlik çağrısına, işin başından beri fikir plânında cevap vermedi. Varlığını koruma imkânını, fırsat buldukça maddî kuvvet kullanmakta gördü. Bununla da yetinmedi. Batı Orta Çağ'ının az çok kapalı bir hayat yaşayan ahalisini İslâm'dan nefret ettirmek gayesiyle, onun ve tebliğcisi Hz. Peygamber'in (a.s.) aleyhinde sayısız iftiralar uydurdu.
İslâm'ın insanların akıllarını ve kalblerini fethetmesi, eskiden Hıristiyanlığın yaygın olduğu birçok ülkenin İslâm yurdu haline gelmesi, hatta kendi kutsal mekânında (Filistin'de) dahi tutunamayıp İslâm'a teslim etmesi, bilhassa papazları akıl tavrının dışına çıkarıyordu. Orta Çağ'da kilisenin, İslâm ve Müslümanlar hakkında tamamen menfî davranmasının sebebi, kilisenin kendisini emniyette hissetmemesi idi.1
VATİKAN'IN DİYALOG ÇABALARI
Hıristiyanlık on dört yüz yıllık tutumunu değiştirerek II. Vatikan Konsili'ndeki beyanı ile Müslümanlara diyalog çağrısında bulununca, bu durum tabiatıyla şaşkınlığa yol açtı. 1962-1965 yılları arasında, dünyanın hemen her ülkesinden gelmiş bulunan Katolik Kilisesi'nin en yetkili şahsiyetlerinden iki bine yakın delege piskoposun iştirakiyle toplanan bu konsilin esas meselesi, 20. asrın sonlarında Hıristiyanlıktan oldukça uzaklaşmış bulunan Hıristiyan âlemini, yeniden Hıristiyanlaştırma çarelerini arama olmuştur. Bunun için, Hıristiyanlık kendi kendisini yeniden gözden geçirmiş ve belki de tarihindeki en mühim birkaç değişiklikten birini gerçekleştirmiştir.2
Papalık diğer din mensuplarıyla diyalog kurmak isterken, inisiyatifin kilisede olmasını tabiî bir görevi saymaktadır. Bu durum konsili başlatan Papa VI. Paul'un konsilin ikinci döneminin açılış konuşmasından anlaşılmaktadır. Nitekim, Papa diğer dinlerde hatalar, noksanlar ve yetersizlikler de bulmakla birlikte, Katolik kilisesinin onlarda mevcut olan iyi, doğru ve beşerî olan tarafları takdir ettiğini belirterek şöyle devam etmişti: "Kilise onlara tekrar eder ki, modern toplumda dinin mânâsını ve Tanrı'ya ibadeti -ki gerçek medeniyetin bir mecburiyeti ve ihtiyacıdır- kurtarmak için bizzat kilise, insanlar üzerindeki Tanrı haklarının en kararlı savunucusu olarak yer alacaktır."3
Hıristiyanlar tarafından yapılan çağrıya, bildiğim kadarıyla, Müslüman taraftan yeterli sayılabilecek bir karşılık verilmedi. Bunun sebepleri muhtemelen şunlardır:
1- Müslümanları temsil eden Papalığa denk devlet çapında bir makamın bulunmayışı.
2- Müslümanların zihinlerinde ağır basan, sömürgeci Batı ile ilişki kurulması sebebiyle diyalog arzusunun politik bir teşebbüs olarak nitelendirilmesi.
3- Müslümanların pek de haksız olmayarak, Haçlı Savaşları'nın tesirlerini zihinlerinden silememeleri.
4- Diyalog çağrısının yeni bir misyonerlik metodu olması ihtimali.
5- Müslümanların, böyle bir çağrıyı beklemedikleri bir sırada bir sürpriz şeklinde işitmiş olmaları.
6- Oryantalist Hıristiyan din adamları vasıtasıyla, kilise, ilmî araştırma yönünden diyalog konusunda dokümanter ve hazırlıklı olmasına rağmen, Müslümanların hazırlıksız olmaları. Nitekim Hıristiyan tarafı inisiyatifi ele alıp diyalog konusunda çeşitli girişim ve yayınlar gerçekleştirdi ve kısa zamanda önemli bir yekûn teşkil edebilecek bir diyalog literatürü oluştu.4 Daha sonra müteaddit görüşmeler, temaslar, ortak çalışma teşebbüsleri gerçekleşti. Bunlardan çoğunu bir başka çalışmamızda özetlemiş bulunuyoruz.5
Türkiye bu çalışmaların ekseriye dışında kaldı. Bu ya iç mes'elelerle meşgul olup dünyadaki gelişmeleri takip etmeme yahut Müslümanları hak din üzerinde olmaktan gelen bir istiğna ve yeterlilik duygusu taşımaları, ya hazırlıksız olmaları yahut ilgiye değer bulmamaları veyahut bu işte bir fayda görmemeleri gibi sebeplerin tesiri altında olmuş olabilir. Ama hiç tereddütsüz denebilir ki bu sebeplerden hangisinin tesiri altında olursa olsun, bu çağrıyı cevapsız bırakmak pek isabetli sayılamaz.
Son dönemde dört milyon kadar nüfusumuzun, Hıristiyanlığın yaygın olduğu Avrupa'da yaşadığı, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme teşebbüsleri, İslâm ve Müslümanlar hakkında Batının özellikle son dönemde çok yanlış intiba ve teşhislere sahip olduğu gerçekleri karşısında, bu diyalog çalışmalarına çoktan girişmiş olmalı idik. Daha önce ilahiyat fakültelerinden birkaç öğretim üyesinin katıldığı bazı görüşmeler oldukça mevzii kalmıştır ve esasen bir Müslüman teşebbüsü sonucunda olmayıp Hıristiyanların bir organizasyonu olarak gerçekleşmiştir. Türkiye tarafında, 1997'de dar çerçevede İstanbul'da Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından "Medeniyetlerarası Diyalog Sempozyumu" düzenlendi. Diyanet İşleri Başkanlığı da Dinlerarası Diyalog Sempozyumu hazırlıklarına başladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın bu konuda bir sempozyum teşebbüsü açıklanınca, aynı yıl içinde birkaç toplantı olmasın diye Diyanet İşleri Başkanlığı, düşündüğü sempozyumun tarihini erteledi.
GÜLEN-PAPA GÖRÜŞMESİ VE YANKILARI
İşte bu sıralarda ülkemizin seçkin şahsiyetlerinden muhterem Fethullah Gülen, Katolik Hıristiyan dünyasının dinî lideri ve Vatikan Devleti'nin Başkanı Papa M. Jean Paul cenapları ile görüştü. Türk basınında büyük yankılar uyandıran bu görüşmeyi biraz sonra ele alacağız. Bu arada 7-8 Mart 1998 tarihlerinde İstanbul'da Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı'nın düzenlediği "Kültürlerarası Diyalog Sempozyumu" gerçekleşti. Bütün semavî dinlerin ve belli başlı mezhep temsilcilerinin davetli olduğu bu toplantıyı değerlendirme işini -önemine binaen- bir başka makaleye bırakarak, sadece sempozyum sonuç bildirisinde yer alan bazı ortak kararlara işaret etmekte fayda görüyorum. Burada farklı din mensuplarının, etik (ahlâkî), estetik, kültürel ve entelektüel alanlarda iş birliği yapmaları, taraflar arasındaki ortak değerleri ortaya çıkarıp bunları geliştirmeye çalışmaları.dünya barışı için gayret göstermelerinin faydalı ve gerekli olduğu vurgulanmıştır. Fakat medyamız bu toplantıya gereği kadar yer vermedi.
Fethullah Gülen ile Papa görüşmesi ya da spektaküler bulunduğu, yahut Papa cenaplarının en büyük Hıristiyan kitlesinin lideri konumunda olması sebebiyle, daha fazla yankı uyandırdı. Ne var ki, her nedense bazı arkadaşlar bu görüşmeye bazı yönlerden tenkit yönelttiler. Bazıları böyle bir diyalogun yetkili makamlar veya kurumlar tarafından yapılması gerektiğini söylediler. Diyalog şayet diğer Müslümanları bağlayacak bir anlaşma, bir sözleşme tarzında değerlendirilirse buna hak verilebilir. Zira diğerleri adına da yapılan bir iş söz konusudur. Fakat muhterem Fethullah Gülen, Türkiye'yi ve Müslümanları temsilen değil, bir Türk vatandaşı olarak görüştüğünü söylemiştir.
Diyalog çok uzun bir süreçtir. Böyle bir ziyaret yüzlerce haklardan biri sayılır. Hele sözleşme veya ona benzer bir şey asla söz konusu değildir. Benim anladığım kadarıyla şahsî bir ziyaret yapılmıştır. Ama sayın Papa hem Katolik Hıristiyanların dinî lideri, hem de Vatikan Devleti'nin başkanı sıfatıyla bu zatı muhatap alıp ona önemli bir makam vermişse, o husustaki takdir elbette kendilerine aittir. Ona başkasının müdahale etmesi düşünülemez.
Tenkit edilen diğer bir taraf bu görüşmenin niçin Türkiye'de ilan edildiğidir. Benim anladığım kadarıyla bu gibi işler bir arz ve talep esasına göre yürümektedir. Nice kimseler vardır ki herhangi bir meseleyi duyurmayı çok ister, bunun için çalışıp çabalar; ama basında yankı bulamaz. Bazı konular ise rağbet görür. Bu görüşmeye, her nedense kamuoyu ilgi gösterdi. Hemen görüşmenin olduğu 9 Şubat 1998 gününün akşam vakti, atv haber bülteninde Roma'dan canlı yayın gerçekleştirerek Sayın Fethullah Gülen ile mülakat yayınladı. Daha başka birtakım televizyon, radyo, gazete ve dergiler de o günden itibaren günlerce süren yayınlar ve yorumlar yaptılar. 10 Şubat günü yurda dönüşünde hava alanında birçok muhabir kendisini karşılayıp intibalarını aldılar. Böylece kendisinden gelen bir teşebbüsle açıklama yapmasına gerek bile kalmadı. Şu halde, görüşmeyi yapan bu zat, millete hitaben "Ben sizi temsilen şöyle yaptım, falan şeyleri taahhüt ettim." kabilinden hiçbir şey söylemiş değildir.
Böyle bir görüşmede makamların denkliğini ileri süren eleştiriye karşı şöyle söylenebilir: Dünyevî açıdan papalığa denk bir Müslüman makamı bulmak da zordur. Zira Müslümanların hem dinî, hem dünyevî liderliğini kendisinde toplayan böyle bir makamları yoktur.
GÜLEN'İN TEKLİFLERİ VE TENKİTLER
Bazıları, Sayın Fethullah Gülen tarafından öne sürülen üç temenniye katılmayıp tenkit etmektedirler. Her şey tenkit edilebilir. Ama unutmamak gerekir ki bu tenkit de, bundan müstesna değildir. Meselâ, Kudüs şehrinin Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Musevîler arasında müşterek bir statüye kavuşturulması, İsrail hâkimiyetine münhasır kalmasından daha iyi olmaz mı? Hz. İsa Aleyhisselâm'ı ve Allah'ın O'nunla insanlığa gönderdiği mesajı tazim etmek, Müslüman imanının vazgeçilmez bir şartı değil midir? Hıristiyanların kutsal tarihî hâtıralar barındırdığına inandıkları, bazı yerleri gezmeye davet edilmeleri Müslümanları neden rahatsız etsin ki? Böylesi ziyaretler neticesinde Türkiye Cumhuriyeti hâkimiyetinde olan bazı şehirlerin elden gideceğini düşünmek sadece bir zandan ibarettir. Keza semavî üç din mensuplarının bazı tarihî, dinî, arkeolojik, sosyolojik, ortak araştırma projeleri üzerinde çalışmaları da, faydalı sonuçlar doğurabilir. Bunları yapmakla hiçbirinin de dini elden gitmez. Fayda görmekte ittifak ettiğimiz diyalogu gerektiği şekilde ele alalım. Her şeyi yerli yerince anlamaya çalışalım. Meselâ "Diyalog teklifi iyi ama asırlarca Haçlılar bize düşmanlık ettiler." demek, bir cevap teşkil etmekten uzaktır. Evet mazide savaştılar; ama şimdi anlayış dönemine girmiş olabilirler. Geçmiş nesillerin hataları kendilere aittir, şimdikiler ondan sorumlu tutulamazlar (Bakara:134). Mâkul olan, bu teklifi, aksine bir delil olmadıkça samimî kabul etmektir.
Şayet içten pazarlık söz konusu ise, herkes gerektiğinde icabını yapma imkânına sahiptir.
DİYALOGDAN NE ANLAŞILMALI?
Diyalog esprisine uymayan ve daha başlangıçta görüşmeleri kesip atacak olan bir tutum da tarafların birbirini kendi inançlarına döndürme istekleridir. Diyalog, tarafların birbirlerini kendi konumlarında kabul edip farklı inançlara sahip olarak da, konuşabilmeleri demektir. Diyalog, iki taraftan her birinin kendi kendisini muhatabına anlatması ve karşı tarafça anlaşıldığını görmesi ve neticede ortak değerleri bulup onları geliştirmeye çalışması demektir.5 Aksi halde: "Biz Müslümanlar Hz. İsa'nın peygamber olduğuna inanıyoruz. Hıristiyanlar da Hz. Muhammed'in peygamberliğine inansınlar" deyip, böyle bir şart koşmak, görüşmeyi sona erdirmeye yeterli olacaktır. Zaten böyle inansa Müslüman olurdu ve artık bir taraf olarak diyalog ihtiyacı duymazdı.
Bir başka tutarsızlık şudur: "Batı tefessüh etti, çürüdü, zaten bozulmuş öyleyse bu işin içinde bir iş var, bizi de bozmak istiyorlar." diye düşünmek yersizdir. Bir kısım Hıristiyanlar kendi ülkelerinin bir kısım dertlerini belki de Müslümanlarla görüşme yapmak suretiyle, onlardan alacakları güzel tesirlerle tedavi edecekleri düşüncesini taşımaktadırlar. Bunu samimî olarak düşünen Olivier Lacombe, Michel Lelong, M. Watt gibi birçok Hıristiyan vardır. Bunlar iyice maddeye gömülen materyalist ve seküler hale gelmiş Batı'nın Müslümanlardaki iman ve teslimiyet gücünü görerek dine yönelecekleri kanaatini açıkça yazmaktadırlar. Şu halde eğer Müslümanlar böyle bir fayda sağlayabileceklerse kendilerine ihtiyaç duyan kimselere neden el uzatmasınlar ki...
Gerek Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu ziyareti, gerek Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Kültürlerarası Diyalog Sempozyumu, Türk kamuoyunun büyük bir kesiminin diyalogu yanlış anladıklarını ortaya koymuştur. Bu cümleden olarak, bazıları görüşmeyi dost edinme şeklinde değerlendirmektedir. Oysa asırlarca birbirlerine yabancı, hattâ düşman kalmış ümmetlerin kavgayı durdurmak için görüşmeye girişmeleri, birbirini kabul edip beraber yaşamanın gereklerini yerine getirmeleri, bir barışı gerçekleştirmeleri, matlub olan makbul bir davranıştır; ama bu, veli yani hami ve yönetici veya dost edinme değildir. Bazı kimseler diyalogdan şunu anlamaktadırlar: Her iki tarafın temsilcileri, hem kendi dinî inançlarını hem de karşı tarafın yanlışlarını iyice incelemiş olarak, boşalmaya hazır bir vaziyette karşı karşıya gelip mukabil tarafın delillerini bir bir çürütmeye çalışacaklar ve "Biz hak üzere olduğumuzdan ötürü bizimkiler galip gelecek." Halbuki, papalık diyalog isterken öylesi bir davranışı düşünmemektedir.7 Ama mesela 1978 yılında Fransa'nın doğusunda Anney şehrinde ibadet edebilecek bir mescid açılmasına izini vermeyen belediye idaresine karşı gerekli teşebbüslerde bulunarak, yaptıkları bir mücadele sonucunda, bir Katolik rahip ile bir Protestan pastörün, Müslümanların mescid açmalarına vesile olmaları ve mescidin açılış töreninde hazır bulunmaları gayet güzel bir diyalog örneğidir. Keza 1974-1975 yılında Paris Katolik Üniversitesi'nde papaz adaylarına İslâm sosyolojisi dersi veren Sayın Prof. Dr. Michel Lelong'un dersine girmek için izin istememe karşı, bana müsaade etmesinin de ötesinde, gerektiği zaman söz alıp müdahale edebileceğimi söylemesi de bir diyalog örneği teşkil etmektedir.
PROF. GRIFFITH'İN DİYALOG DÜŞÜNCELERİ
Washington Katolik Üniveristesi profesörlerinden Sidney Griffith' in geçen 1997 Eylül ayında Sayın Fethullah Gülen ile görüşmelerinden sonra yaptığı açıklamalar diyalog hakkında seviyeli bir muhteva ve değişik boyutlar sergilemiştir. (Onun bu açıklamaları ZAMAN gazetesi 30 Ocak-1 Şubat 1998 nüshalarında yayınlanan röportajında yer almaktadır). Ezcümle Sayın Sidney Griffith özetle şöyle demektedir: "Diyalogdan maksat İslâm'ı bilmeyen Hıristiyanların İslâm'ı tanımalarına vesile olmaktır." Zira taraflar birbirleri hakkında daha önce bilgi sahibi olabilirler. Fakat asıl geçerli olan tanıma, bir dine inanan ve onu yaşayan kimsenin bizzat kendi dinini anlatmasıdır. Bu zat önemli sayılabilecek bir noktaya daha şöyle işaret etmektedir: "Biz Türkiye'yi göz ardı ettik. İslâm'ın Arap olduğunu düşünüyorduk, halbuki Türkiye gerek tarihinde, gerek şimdiki zamanda, yaşanan diyalog bakımından mühimdir." (ZAMAN gazetesi, 30 Ocak 1998) Hattâ bu zât birçok Müslüman'ı şaşırtacak bir şeyler daha söylemektedir. "Birçok Batılı, tarihteki Haçlı Savaşları'nı bilmez. Birçok Batılı, Hıristiyan bile sayılmaz" (Aynı nüsha). Demek sayın profesör gibi düşünenler, meselâ Haçlı Savaşları'nın Batılılarca bilinmesinde fayda görmektedirler. O acı tecrübelerin bilinip benzeri dehşetlerin yaşanmamasını temenni ediyorlar. Dine karşı ilgisiz hale gelmiş Batılıların, Müslümanlarla görüşerek belki dine yönelmeleri sağlanarak, bu görüşmeyi bir aşılama tarzında değerlendirmek istiyorlar. Zannımca her din mensubunun, görüşmeden kendi inancı lehine fayda temin etme gayesi normal karşılanmalıdır.
Keza Hıristiyan tarafın diyalogdan bir beklentisini de sayın profesör şöyle ifade etmektedir: "Eğer İslâm dünyasında Batılıları anlamaya daha hazırlıklı bir ülke varsa, ihtimal ki o Türkiye'dir. Hıristiyanlar için de İslâm dünyasına Türkiye bağlantısıyla entegre olmak daha kolay bir yoldur." (zaman gazetesi, 31 Ocak 1998). Bu beklentileri anlayışla karşılamak gerekir. Bunda bizce matlub olmayan taraflar da elbette olacaktır. Fakat Müslümanlar da kendi görüşlerini konuşarak, ikna etmeye çalışarak anlatacaklardır. Bu zatı dinlerken diyalogdan, birçok kimsenin nazarında gölgede kalan önemli bir tarafın da gün ışığına çıktığını görüyoruz. Şöyle diyor: "Batı üniversitelerinde İslâm, ekseriye siyasal bilgiler bölümlerinde ele alındı. İslâm'a siyasal yönden, yani oryantalist nazarıyla bakıldı. İlahiyat fakültelerinde İslâm din olarak okutulmadı. Bence sorun buradan başlıyor." (zaman gazetesi, 1 Şubat 1998). Sidney Griffith, bu röportajda açıkladığı fikirlerinde Fethullah Gülen ile yaptığı görüşmelerin katkısını gizlememiş ve ona yazmış olduğu bir mektupta, "Sizinle konuşmalarımızda kendimi âdeta bir kardeş ve bir öğretmen ile beraber gibi hissettim." diyerek, Hz. İbrahim'in manevî evlatları olarak ibadet havası içinde temasların devamını dilemektedir.
Muhterem Fethullah Gülen'in papa cenapları ile görüşmesinin geniş yankıları oldu. Bazı yazarlar bunun fazla ilgiye değmediğini düşünmelerine rağmen bu konuya makale tahsis ettiler. Bu durumda ister istemez insanın hatırına şu geliyor: "Demek bu görüşme ilgiye değer ki, ilgiye değmez diye düşünenler bile önemli bir yer veriyorlar." Fakat yankıların ve tepkilerin çoğu olumlu oldu. Bunlardan bazılarının yüksek heyecanlarını nazarı itibara almasak bile, bu görüşmenin müteakip adımların ve merhalelerin gelmesi halinde, faydalı sonuçlar doğuracağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Olumsuz değerlendirenlerin sadece jakoben lâikçiler ile İslâm adına konuştuğunu iddia eden bazı fanatikler olması da, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Yapılan tenkitleri ele alıp değerlendirmek, bu makalemizin maksadı değildir. Esasen Muhterem Fethullah Gülen'in savunulmaya da ihtiyacı yoktur. Yalnız şunu ifade edeyim ki, jakoben lâikçi aleyhtarlarının rahatsızlığı şundan ileri geliyor: Taassup gösterenlere hücum etmeleri ve onlara galebe sağlamaları kolay oluyor. Ama çağdaş konumlarının farkında olarak, İslâm'ı dünya gündemine olumlu ve makul tarzda koyanlardan rahatsız oluyorlar. Bu mutedil tutumun İslâm'a sempati sağlamasından memnun kalmayıp böyle davranıyorlar.
Gelelim İslâm adına bu görüşmeleri tehlikeli, hattâ küfür sayanlara. İslâm ahlâkının, İslâm'ın verdiği kardeşlik anlayışının asgarî icabı şudur: İnsanın, mesela 20 yönü ile iyi bildiği bir Müslüman, faraza kesin bir yanlış yapsa bile şöyle düşünmesi gerekir: "Böyle bir zâttan bu iş beklenmezdi; ama nasıl oldu da bu vartaya düştü? Ne yapsak da onu ikna edip bu tehlikeden kurtarmaya çalışsak?" Yani bir şefkat, bir iç sızlaması ve yardımcı olma niyet ve telaşı beklenir. Böyle bir tutum olursa, yanlış diye nitelendirenlerin, hak ve hakikat namına, İslâm kardeşliği namına hareket ettikleri anlaşılır. Ama böyle değil de, şimdiye kadar dil uzatmak için açık bir noktasını bulamadıkları o zâtın nihayet bir açığını yakalamışçasına bu fırsatı değerlendirip insafsızca hücum etmeleri, bu gayretlerinin hasbî olmayıp Allah rızası için yapılmadığını gösterir. Bunlarda korkarım ki nefsaniyet ve haset ağır basmaktadır. Bunların yanlış yaptıklarının bir delili de şudur: Meseleyi kendi sınırları içinde değerlendirmeyip alâkasız taraflara taşımaktadırlar. Konu, Gülen-Papa görüşmesini yorumlamaktan çıkarılmakta, Fethullah Gülen ve çevresinin yaptıkları bütün faaliyetlere ve bütün düşündüklerine yayılmakta ve bunlar tenkit edilmektedir. Demek ki onların sıkıntıları, bu fırsattan istifade ile, akılları sıra bu hizmet çevresini ve milletimize mal olan eğitim hizmetlerini zor duruma düşürmektir. Ama köpük gider, öz kalır; laf unutulur, eser kalır.
DİYALOG GÖRÜŞMELERİ SÜRDÜRÜLMELİ
Hasılı, Kur'ân-ı Kerim, Ehl-i Kitab'la görüşme kapısını açmıştır. Tarihî gelişim içinde daha çok Hıristiyan dünyası diyaloga kapalı kalmıştı. Son dönemde papalığı ve Evrensel Kiliseler Ökümenik Konseyi'nin görüşme çağrılarını Müslümanlar cevapsız bırakmamalıdırlar. Herkesin en kıymetli hazine saydığı dinini bozmaksızın, her iki din mensuplarının ve öncülerinin iş birliği yapacakları çok önemli sahalar mevcuttur. Onun için Fethullah Gülen ile Papa'nın Vatikan buluşması mutlu bir olaydır.5 Ülkemiz itibarıyla. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ve ilahiyat fakültelerinin bu yöndeki çalışmaları sürdürmeleri faydalı olacaktır. Gerçeği bütün yönleriyle ancak Allah bilir.
DİPNOTLAR
1- Prof. Dr. Youuakım Moubarac, Introduction a l'etude de la pensee Chretienne Concernant L'İslam, Paris, Sorbonne Univ. Ktp. basılmamış doktora tezi, s. V, 1972 (8S)-4.
2- S. Yıldırım Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık-İzmir 1997 s. 401.
3- (Heyet) Vatican II. Les Relations de L'Eglise avec les religions non-chreti-ennes, Paris, Cerf, 1996-s. 52.
4- R. Caspar et J. Dejeux, Biblîograp-hie sur le dialogue islamo-chretien, Proche Orient chretien Dergisi, 16 (1996), s. 178-182.
5- S. Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, s. 420-430.
6- Prof. Dr. Mauricee Borrmans, Müslümanlarla Hıristiyanlar Arasında Diyaloga Yönelişler, İstanbul 1988, s. 38.
7- Prof. Dr. Mauricee Borrmans, Ori-entations pour un dialogue ente chreti-ens et musulmans, s. 36-37, Papalık Din-lerarasi İlişkiler Bakanlığı Yay. Paris, Cerf, 1987.
8- Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Türkiye Gazetesi, 11.2.1998.
(Yeni Ümit, 40. Sayı)