Buradasınız: Ana SayfaMAKALELERAkaid
  

Fizik Âlemin Metafizik Temelleri: Esmâ-i Hüsnâ Tecellileri

Yazar : Burhan KUTLUBOĞA


Tarih : 6/2/2011

"Yedi kat gök, dünya ve onların içindekiler Allah'ı tesbih ederler. Hattâ her şey hamd ile O'nu tesbih eder. Ne var ki siz onların tesbihlerini iyi anlayamazsınız" (İsrâ sûresi, 17/44).

"Kâinatın satırlarını dikkatle mütalaa et.

Onlar sana Mele-i alâ'dan gönderilmiş mektuplardır" (24. Mektup)

Mukaddime

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, kâinattan verdiği örnekler, tabiat hakkında yaptığı olumlu değerlendirmeler sebebiyle bazılarınca "bilimcilikle", kimilerince de "dinin temel kaynaklarında dünya kınandığı halde sen ne diye âşıkane dünyadan bahsediyorsun?" diye eleştirilmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, kendi döneminde bu tür eleştirilerle karşılaştığı gibi bugün de bu kabil eleştirilerle zaman zaman karşılaşılmaktadır. İsm-i Hakem'in cilvesinin anlatıldığı Otuzuncu Lem'a, Üçüncü Nükte'de güneş ve güneş sistemi ile ilgili bahsi dinleyen bir derviş, bu bahsin Risâle-i Nur mesleği ile alâkasını anlayamadığı için "Bu da (kâinattan) ehl-i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahsediyor" demiş. Bediüzzaman'ın yanında aynı bahis tekrar kendisine okununca derviş, ayılmış ve "Bu, bütün bütün başkadır" diyerek, evvelki itirazından vazgeçmiştir. (KL, s. 232).

32. Söz, İkinci Mevkıf'ın son kısmında Bediüzzaman Hazretleri'ne, dünyadan âşıkâne bahsetmesi ve İlahî kemâlâtın medarı ve delili olarak sık sık dünyayı göstermesinin sebebi sorulmuştur. Bu soruyu beş noktada cevaplandırmayı tasarlayan Bediüzzaman Hazretleri, yalnızca birinci ve İkinci noktaları yazabilmiştir. O, birinci noktada dünyanın üç yüzü olduğunu, birinci yüzünün Cenab-ı Hakk'ın esmâsına, İkincinin âhirete ve üçüncünün insanın hevasatına baktığını söyleyerek bu soruya bir açıklık getirir. Aynı sorunun cevabına ayırdığı İkinci nokta ise 32. Sözün Üçüncü Mevkıfı'dır. Bu Mevkıf'ı İki mebhas'a ayırmış, İkinci Mebhas'ta şirkin insan hayatını nasıl kararttığı ve sevilecek şeylerin Allah için sevilmesi, İlahî isimlere karşı duyulan muhabbet ve İlahî isimlerin fizik âlem dışındaki bazı tecellileri üzerinde durulmuştur. Birinci Mebhas'ta ise dünyanın İlâhî isimlere nasıl baktığı, İlahî isimlerin fizik âlemin yaratılışında nasıl tecelli ettiği konusu İki örnek esas alınarak tahlil edilmiştir. Bediüzzaman'ın eserlerindeki en önemli istidlal yöntemlerinden birisi olan İlâhî isimlerin kâinattaki tecelli keyfiyetinin anlatıldığı bu bölüm kısalığına rağmen, Risâleler'de kosmosun yaratılışının Esmâ-i Hüsnâ penceresinden tahlil edildiği en önemli metinlerden birisidir. Bu risalenin, Risâle-i Nurlar'ın yorumuna küçük bir katkıda bulunmak, Bediüzzaman'ın dünya ve tabiatı içine alan bütün fizik âleme bakışının doğru anlaşılmasını temine yardımcı olmak maksadıyla bir makale çerçevesinde değerlendirilmesi uygun bulunmuştur.

Bu makalede tahlil edilmesi düşünülen "Üçüncü Mevkıf'ın Birinci Mebhas"ı fizik âlemdeki yaratılışı bir çiçeğin resmedilişi ve güzel bir kadın heykelinin yapılışından hareketle ele aldığı için makalemizin başlığında "Fizik âlem" kaydı özellikle zikredilmiştir. Fizik âlem ile kastedilen görülen âlem, yani kosmostur. Yunanca'da evren/kâinat ve düzen anlamlarına gelen bu kelime ile düzenli bir bütün olarak kâinat kastedilmiştir ki, bizim literatürümüzde bu anlamı karşılayan kelime "âlem"dir. Kozmoloji, görülen âlemi kâinatın başı, sonu, zaman ve mekân gibi ilkeler çerçevesinde ele alan bir bilim dalıdır. Kozmolojide fizikî evrenin yapısı, kaynağı ve kâinatta cari külli kanunlar araştırılır. Bu makalede Bediüzzaman'ın metafizik sisteminde önemli bir yeri olan kozmoloji tasavvuru ele alınacaktır.

Bediüzzaman'ın metafiziğinde varlığın esası, İlahî isimler ve onların tecellileridir. Varlık âleminin hakikatinin Allah Teâlâ'nın isimlerinin tecellilerine dayandığını Bediüzzaman'dan önce bir çok mutasavvıf da dile getirmiştir. Bediüzzaman bu hakikatten hareketle, varlık âleminin, görülen ve görülemeyen yönleriyle İlâhî isimlerin tecellilerinden ibaret olduğunu ifade etmiştir. Üçüncü Mevkıf'ın Birinci Mebhasını ise bütünüyle anılan hakikati ispata ayırmış, bu kısımda makro ve mikro kosmosun yaratılışında İlâhî isimlerin nasıl tecelli ettiğini anlatmıştır. Üçüncü Mevkıf, Bediüzzaman'ın kozmolojisinin anlaşılması için son derece önemli bir risâledir. Kendisi ve ilk talebeleri de bu önemin farkındadırlar. Risâlelerin telifinde sıkça karşılaşılan tevafuklar, ilk kez bu risâlenin istinsahında fark edilmiştir. Bazı talebeleri, Üçüncü Mevkıf'ı, "Sair risâleler yıldızlar olsa, bu güneştir" diyerek övmüşlerdir. Bediüzzaman bu övgüyü, "Her bir risâle, kendi âleminde ve kendine mahsus semâ-i hakikatte birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstir" şeklinde kısmen düzelterek onaylamıştır. (32. Söz'ün fihristi).

Bediüzzaman hazretleri, bu risâlenin hemen başında "Her şey hamd ile Allah'ı tesbih eder" (İsrâ sûresi, 17/44) âyetini zikreder ve "Her şeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler bulunduğunu" söyleyerek konuya giriş yapar. Varlık âleminin, kâinatın tüm hakikatlerinin İlâhî isimlere dayandığını; her şeyin hakikatinin bir ya da bir çok esmânın tecellisi olduğunu söyler. Hattâ yalnızca eşyanın hakikati değil, eşyadaki niteliklerin ve özelliklerin de İlâhî isimlere istinat ettiğini belirtir. Varlık âlemini inceleyen felsefe/hikmet, tıp ve hendese/geometri gibi ilimlerin, ortaya çıkışları ve neticeleri itibarıyla gerçekte İlâhî isimlerin yansımaları olduğunu söyler. Kısaca onun kanaatine göre fen bilimleri, insanların bu sahalarda gerçekleştirdiği tüm başarılar ve başta peygamberler olmak üzere bütün mükemmel insanların hakikatleri İlâhî isimlere dayanmaktadır.

Bediüzzaman hazretleri, ehl-i tahkik velilerden bazılarının "Hakİki hakâik-i eşya, esmâ-i İlâhiye'dir. Mahiyet-i eşya ise, o hakâikın gölgeleridir" dediklerini naklederek, İlâhî isimlerin yaratılış ve varlık hakikatindeki yerine ve önemine vurgu yapar. Bu zatların, tek bir canlının dış şeklinde, fizİki yaratılışında yirmi kadar İlâhî ismin cilvesinin göründüğüne dikkat çektiklerini de belirtir. Bediüzzaman, geçmişte dile getirilmiş bir çok hakikati akli delillerle açıkladığı, bazılarını temsillerle akla yakınlaştırmaya çalıştığı gibi, bu meseleyi de örnekler ve akli delillerle izah etme yolunu tercih etmiştir. O, "ince, hassas ve büyük" olduğunu söylediği bu hakikati çiçek ve kadın örnekleriyle açıklar. Sonra zikrettiği bu İki örneği, İlâhî isimlerin üç ayrı tecelli boyutundan tahlil eder. Sathi bir bakışla, tekrar gibi görünebilecek bu durumdan usanmamaları gerektiğini okuyucuya baştan hatırlatır. Yaptığı değerlendirmeleri İki-üç ayrı eleğe benzeterek, her birinin konunun değişik yönlerinin anlaşılmasına yardımcı olacağını belirtir.

Aynı örnek üzerinden yaklaşık aynı isimlerin tecellileri, misalden asla veya bir bakıma müşahhastan mücerrede, asıldan misâle veya bir bakıma mücerretten müşahhasa, dıştan içe, içten dışa ve ayrıca bir arada bir sıra takip edilerek, farklı açılardan incelenmiştir. Bu üç basamaklı incelemenin birinci basamağında, modellere bakışta dıştan içe, fakat esmânın tecellisi hususunda içten dışa; İkinci basamağında tersi, yani esmânın tecellilerinde dıştan içe, modellere bakışta içten dışa; üçüncü basamağında ise hepsi bir arada ve küllî bir bakış takip edilmiştir. Bediüzzaman hazretleri, çiçek ve kadın modelini her bir varlığa ve kâinatın tamamına tatbik ve Esmâ-i Hünsâ üzerine oturan kozmolojisini takdim etmektedir. Bu tatbik ve takdim veya Esmâ-i İlâhî'nin tecellileri iç içe ve mütedahil daireler gibi yedi sayfa veya safha halinde karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu üç basamak, aynı zamanda eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfata, sıfattan şe'ne ve nihayetinde Zat-ı Akdes'e ulaştıran, daha sonra kademe kademe yeniden varlık âlemine dönen bir yolculuğun da özeti gibidir. Bu konuyu ilk risâlelerinden birinde (MN, Nokta) "Eserde kemal fiilin kemaline, fiilin kemali ismin kemaline, ismin kemali sıfatın kemaline, sıfatın kemali şe'nin kemaline, şe'nin kemali Zat'ın kemaline, hadsen, zarureten, bedahaten delâlet eder" sözleriyle açıklamıştır. Daha sonra, bu isimlerin tek bir fertte tecelli ettiği gibi, aynı şekilde bütün canlılarda da tecelli ettiğini söyleyerek, Esmâ-i İlâhîyenin kâinatın hakikatinin anlaşılmasında külli ve azametli esaslar olduklarının bir kez daha altını çizer.

Neden Çiçek ve Kadın?

Bediüzzaman'ın eşyanın hakikatını çiçek ve kadın modeli üzerinde nasıl göstermeye çalıştığının izahına geçmeden önce, O'nun neden çiçek ve kadın modelini seçtiği üzerinde birkaç söz söylemek gerekmektedir. Bunu da, kozmolojisini ortaya koyduğu aynı satırlarında görebiliriz.

Bediüzzaman'a göre, kâinatı yaratılışın altında yatan asıl sâik, İlâhî Zât'ın mutlak manâda kemâl ve cemâle sahip oluşudur. Kusursuz ve mutlak kemâl ve cemâl, sebepsiz ve kendisinden dolayı sevilir; o, aynı anda hem sever, hem sevilir. Dolayısıyla böyle bir kemâl ve cemâl, aynalarda ve aynaların kabiliyetine göre lem'alarını ve cilvelerini görmek ve göstermek diler. Şu halde onlar, hem bizatihi güzel ve güzellik, hem de aşktırlar. İşte bu noktada güzellik ve aşk birleşir, aynı olur. Bu güzellik ve aşkın, bilhassa neticeleri ve varlıklarındaki maksatlar itibariyle en fazla yansıdıkları İki varlık, biri meyveye, en büyük faydaya, diğeri evlâda ve şefkat, merhamet, fedakârlık, başkası için yaşama ve iffet gibi en güzel ahlâka sahip olması hasebiyle çiçek ve kadındır. Bediüzzaman, bunu "İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel-leziz meyveler, sevimli evlâdlar, güzel ahlâklar, o cemâl-i manevînin -kendi kabiliyetlerine göre- birer lem'asını taşıyorlar. O lem'aları, hem cemâl sahibine, hem başkasına gösteriyorlar" sözleriyle ifade eder.

Ayrıca Bediüzzaman, Risâlelerde daha başka vesilelerle de meyve, çekirdek ve çiçeklerden örnekler vermiştir. Bunun İki sebebi olduğunu söyler. Birincisi onlar kudretin en antika, en nazenin ve en harika mucizeleridir. İkinci sebep ise felsefeciler ve tabiatçılar, çekirdek ve çiçeklerdeki harikuladelikleri sezemedikleri için, onlarda boğulmuşlar ve tabiat bataklığına düşmüşlerdir (10. Söz, Onuncu Hakikat, dipnot). Ayrıca en küçük bir mahlûkta bile pek çok Esmâ-i Hüsnâ'nın göründüğünü ispat ederek, büyük ve külli varlıkların onlara mukayesesini temin etmeyi hedeflemiştir. Nitekim o, "Küçük olsun büyük olsun her mahlûk, mazhar olduğu isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnâ'nın Müsemma-i Zülcelal'ini tesbih edip, şerik ve nazirden tenzih ediyorlar" (25. Söz, İkinci Şule) diyerek, en küçükten en büyüğe kadar her mahlûkun Cenab-ı Hakk'ı tesbih ettiğini belirtir. Insanın İlâhî isimlere mazhar en cami ayna olması (10. Söz, Onbirinci Hakikat) itibarıyla ruh sahibi varlıklara örnek olarak insanı ve insan nevi içinden de "güzel kadın" örneğini seçmiştir. Çünkü çiçek gibi kadın da hem İlâhî sanatın tecelli ettiği en nazenin varlık, hem de sadece fiziğiyle değerlendirilme ve güzelliğinin kendisine nisbet edilip, Yaratıcı'nın unutulması açısından bir çok insan için kayma noktasıdır.

İki Model Üzerinden Eşyanın Hakikatine Yaklaşım ve Bediüzzaman'ın Kozmolojisi

Aynı zamanda mükemmel bir ressam ve heykeltıraş olan bir zat, güzel bir çiçek resmi çiziyor ve bir kadın heykeli yapıyor.1 Bu zat, yapacağı eserlerin önce genel hatlarını belirler. Bu iş, bir ölçü ve hesapla, geometrik ölçülere riayet edilerek yapılabilir.2 Ölçü ve hesap ise, ilim ve hikmet iktiza eder; ilim ve hikmeti gösterir. Zira görüyoruz ki, ölçü ve hesap ilim ve hikmet pergeliyle dönmektedir, dolayısıyla, ölçü ve hesabın arkasında ilim ve hikmet manâları hükmetmektedir.3 Bu noktada ilim ve hikmet pergeli kendisini gösterir; işte resim ve heykelin ince hatları ilim ve hikmet pergeliyle çizilmeye başlandı.4 Yaprakların çizildiğini, göz, kulak, burun gibi uzuvların yapıldığını ve bunların hem ne kadar sanatlı olduğunu, hem de ait bulundukları/hedeflenen varlığa, kendilerine biçilen gayeye ne kadar uygun düştüğünü gördüğümüzde anlarız ki, ilim ve hikmet pergelinin arkasında "yapma/sun' ve inâyet" manâları bulunmaktadır.5 Sanat ve inâyet manâlarında aynı anda güzellik ve estetik de görülüyor. Demek ki ortada, yaptığını güzel yapma iradesi ve süsleme, estetize etme kasdı da söz konusudur. Neticede hem çiçek resmi, hem kadın heykeli, güzel ve mütebessim, hem de âdeta hayatdar bir şekilde arz-ı endam etmektedir.6 Söz konusu güzel ve estetik yapma, hem göz alıcı ve parlak kılma mânaları, lütûf ve kereme dayanmaktadır. Lütûf ve keremin hükmetmesiyle çiçeğin baştanbaşa bir lütûf, heykelin de adeta taş şekline bürünmüş bir kerem olduğu görülmektedir.7 Kerem ve lütfu "teveddüd/kendini sevdirme ve taarrüf/kendini tanıtma" mânalarının harekete geçirdiği ve çalıştırdığı açıktır. Sanatkârlar, sanatlarıyla diğer insanlara kendilerini tanıtmak ve sevdirmek, takdir görmek isterler. (Bu, san'atkârlarda bazen bir zaaf olsa da, mutlak kemâl ve cemâlin kendiliğinden gelen, olmazsa olmaz hususiyetidir. Yani, ortada zâtî, kendinden ve mutlak bir kemâl ve cemâl (güzellik) varsa, bunlar mutlaka bilinmek, tanınmak ve sevilmek dileyecektir. Dolayısıyla, yaratılışın temelinde bu cemâlin ve kemâlin kendine, Zât'ın Zâtına olan ve O'na has, münezzeh, mukaddes sevgisi yatmaktadır.)8 Tanıttırma ve sevdirme ise, merhametten ve nimetlerle perverde etme iradesinden kaynaklanır. (Çünkü, asıl kemâl, başkalarının lezzetiyle lezzet almayı gerektirir. Insan bile olsa, kâmil insan, kendisini değil, başkalarını düşünen, kendini başkalarına adayan insandır. Bu ise, İlâhî Zât'ta mutlak kemâldedir. Yani O Zât, başkalarına karşı kemâline münasip bir merhamet sahibidir ve dolayısıyla onları nimetlendirmek diler; onların nimetlerle perverde olmasından Zâtına has mukaddes sürur duyar.) Işte, rahmet ve nimet verme iradesi, o heykeli çeşitli nimetleriyle donatacak, çiçeğe de güzel hediyeler takacaktır.9 Görüyoruz ki, heykel, en yerinde uzuvlarla donatıldı, ayrıca çok güzel ve estetik yapıldı; kucağı nimetlerle dolduruldu. Çiçek ise, bir mücevhere iliştirildi. Buradan anlıyoruz ki, rahmet ve nimet verme iradesini "acımak ve şefkat etmek" mânası harekete geçirmektedir.10 Acımak ve şefkat etmek mânasının kaynağı da, ressam ve heykeltıraş olan zatta bulunan ve tezahür etmek isteyen manevi cemal ve kemaldir.11 Cemalin en şirin bir boyutu olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise sanat aynasıyla görünmek ve iştiyakla arzulayanların gözleriyle kendilerini görmek isterler. İşte heykele konulan ve çiçek resmine takılan sevimli nimetler, güzel meyveler o manevî cemalin birer ışıltısını yansıtıyorlar. O ışıltıları, hem cemal sahibine hem de seyredenlere gösteriyorlar.

Buraya kadar yalnızca örnek anlatılmış gibi görünse de, sanatkârın kabiliyetinden kaynaklanan sıfatlarının eserlerine yansıması üzerinde durulmuş, eserdeki mânalardan hareketle sanatkârın niteliklerinin nasıl tespit edileceği ortaya konmuştur. Müellif, ısrarla şe'n ve sıfat yerine mâna kelimesini kullanmıştır. Manâ kelimesini seçmekteki sebep ise, nasıl manâ görünmez ve dışta bir eserle kendini gösterirse, bunun gibi, san'atkârdaki kabiliyet ve sıfatların da birer manâ halinde görünmez olduğuna, görünen eserin arkasında görünmeyen manâların, onların gösterdiği sıfatların bulunduğuna dikkat çekme isteği olsa gerektir. Çünkü, san'atkârı görmüyoruz; ama eseri nasıl meydana getirdiğini ve nihayet eseri görüyoruz. Dolayısıyla, esere ve onu ortaya çıkarmadaki fiillere bakarak, bu fiillerin gerisindeki görünmez hakikatlere uzanabiliyoruz. Gerçi muhterem müellif bir başka yerde, "Şu kâinatta görünen ve bilinen bütün letaif, bütün mehasin, bütün kemalât birer manâdır, birer mazmundur, birer manevi kelimedir ki, Sâni-i Zülcelal'inin lütuf ve merhametinin tecellilerini, ihsan ve cemalinin cilvelerini bizzarure, açıkça kalbe gösterir, aklın gözüne sokuyor" (29. Söz, İkinci Maksad) diyerek, her bir eseri bir manâ olarak da takdim eder. Fakat burada kullandığı manâ ile bizatihî maddede tecelli eden asıl varlığı değil kasdetmemekte, onunla daha ziyade mazmun anlamını kasdetmekte, doğrudan onun gösterdiği hakikate dikkat çekmektedir.

Birinci elek: Varlıkların dili

Yukarıda zikredilen örnek fizik âlemin yaratılışına uyarlandığında, küllî-cüz'î bütün varlıklar ya bir çiçek, ya bir cins-i lâtif ferdi olarak karşımıza çıkacaktır. Yani "Cennet bir çiçektir; huri taifesi dahi bir çiçektir. Semâ da bir çiçektir, yıldızlar o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir, ışığındaki yedi rengi o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Nasıl insan küçük bir âlem ise, âlem de güzel ve büyük bir insandır. Hûrîler nev'i, ruhaniler cemaati, melek cinsi, cin taifesi ve insan nev'i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir, tanzim ve icat edilmiştir. Hem her biri külliyetiyle, hem her bir ferdi tek başına Sani-i Zü'l-Celâl'in isimlerini gösterdikleri gibi, O'nun cemaline, kemaline, rahmetine ve muhabbetine ayrı ayrı birer aynadır. Nihayetsiz cemal ve kemaline, rahmet ve muhabbetine doğru birer şahiddir. Ve o cemal ve kemalin, rahmet ve muhabbetin birer âyetidir." Buradan hareketle: (1)

Bütün varlıklar, anılan biçimlendirme ve şekillendirmeler neticesinde kendi üzerlerinde "Mukaddir, Munazzım, Musavvir" isimlerinin tecellilerini gösteriyorlar. (2) Varlıkların genel hatlarının/özelliklerinin belirlenmesindeki maharet, "Alîm ve Hakîm" isimlerini; (3) ilim ve hikmet cetveliyle yapılan tasvir, "Sâni ve Kerîm" isimlerini göstermekte; (4) Sanatın maharetli eliyle, inâyetin fırçasıyla o suretlere öyle hüsün ve estetik verilmektedir ki, lütüf ve kerem manâları sanki o varlıklarda şekle bürünmüş, ortaya çıkmış gibi "Latîf ve Kerîm" isimlerini zikretmektedir. (5) Lütûf ve keremi cilveye sevk eden ise sevdirmek ve tanıttırmak şe'nleridir ki, "Latîf ve Kerîm" isimlerinin arkasında "Vedûd ve Ma'rûf" isimlerini okutturmakta, varlıkların hal dilinden bu isimler işitilmektedir. (6) Sâni-i Hakîm, çiçek ve benzeri zinetli varlıkları lezzetli meyvelerle, güzel canlıları sevimli yavrularla süslendirip bakışları zinetten nimete, lütuftan rahmete çevirmekte, o nimetlerin ortaya çıkmasına sebep gibi görünen zahiri perdelerin arkasında "Mün'im ve Rahîm" isimlerinin cilvelerini göstermektedir. (7) Acıma ve şefkat etme (terahhum ve tahannün) şe'nleri Rahîm ve Kerîm'i cilveye sevk ederek "Hannân ve Rahmân" isimlerini okutmaktadır. (8) Terahhum ve tahannün manâlarını cilveye sevk eden ise tezahür etmek isteyen zatî cemal ve kemaldir ki "Cemîl" ismini ve (9) Cemil isminde mündemiç bulunan "Vedûd ve Rahîm" isimlerini okutturmaktadır. Zâtî olan Cemal ve Kemal, Vedûd ve Rahîm isimlerini doğrudan gösterir. Çünkü cemal bizzat sevilir; güzellik ve güzellik sahibi, kendi kendini sever. Bu sebeple cemal, hem güzellik hem de sevgidir. Kemal da aynen cemal gibi zatı itibarıyla sebepsiz olarak sevilir. O, aynı anda hem seven, hem de sevilendir. (2)

İkinci elek: O'ndan Sanatına

Yukarıda gördük ki, varlık âlemi Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin tecellileridir. Yaratıcı mutlak kemal ve cemal sıfatlarına sahiptir. (1) Yaratılış, bu cemal ve kemal sıfatlarının görünmek ve aynalarda kendini görmek istemesiyle başlamıştır. "Nihayetsiz derece-i kemalde bir cemal ve nihayetsiz derece-i cemalde bir kemal; nihayet derecede sevilir, muhabbete ve aşka layıktır. Elbette ayinelerde ve ayinelerin kabiliyetlerine göre lemeatını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezahür etmek ister". (2) Cemal sahibi Hakîm ve kemal sahibi Kadir olan Yüce Yaratıcı'nın, zatındaki cemal ve kemal, acımak ve şefkat etmek ister (terahhum ve tahannün) ve "Rahman ve Hannan" isimlerini tecelliye sevk eder. (3) Rahman ve Hannan isimlerinin tecellisiyle ortaya çıkan acıma ve şefkat ise rahmet ve nimeti göstermekle "Rahîm ve Mün'im" isimlerini cilveye sevk eder. (4) Rahmet ve nimet ise teveddüd ve taarrüf şe'nlerini iktiza ederek "Vedud ve Ma'ruf" isimlerini tecelliye sevk eder, böylece onları yaratılmış sanatlı varlıkların bir perdesinde gösterir. (5) Teveddüd ve taarrüf (Kendini sevdirme ve hünerleriyle tanıttırma) ise lütuf ve kerem manâlarını harekete geçirerek "Latîf ve Kerîm" isimlerini yaratılmış sanatlı varlıkların bazı perdelerinde okutturur. (6) Lütuf ve kerem şe'nleri, ise ayrıntılara kadar kusursuz yapma, hiçbir ayrıntıyı kaçırmama, ayrıca güzel yapma fiillerini harekete geçirir. "Müzeyyin ve Münevvir" isimlerini varlıkların güzellik ve nuraniyeti diliyle okutturur. (7) Müzeyyin ve Münevvir isimlerinin delâlet ettiği Zat-ı Akdes'te bulunan tezyin ve tahsin şe'nleri -şe'n, insanlardaki potansiyellere, yani istidatlara benzetilebilir- ise yapma ve ihsanda bulunma (sun' ve inâyet) manâlarını iktiza ederek "Sâni ve Muhsin" isimlerini varlıkların güzel simasıyla okutturur. (8) O sun' ve inâyet ise bir ilim ve hikmeti gerekli kılar ve "Alîm ve Hakîm" isimlerini o varlığın intizamlı hikmetli azasıyla okutturur. (9) Varlıklarda müşahede edilen ilim ve hikmet tecellileri ise tanzim, tasvir ve şekil verme fiillerini iktiza ederek "Musavvir ve Mukaddir" isimlerini varlıkların genel görünüşü ve şekliyle okutturur ve gösterir.

Bu kısımda müellif, bütün yön ve hususiyetleriyle yaratılışı âdeta safha safha anlatmaktadır. Başlangıçta yaratılışın sebebi olarak "mutlak cemal ve kemal" sahibi Zat'ın sanatını görmek ve esmâ tecellileriyle tanınmak, görünmek istediğini söyleyerek, varlıkların yaratılış gayesini zikreder. Sonra cemal ve kemalin, merhamet ve şefkati, merhamet ve şefkatin ise bütün varlıkları kollama ve onlara nimet vermeyi gerekli kıldığını, sonuçta varlığın bir perdesinde Cenab-ı Hakk'ın sevme-sevilme ve tanınma (Vedûd-Ma'ruf) isimlerinin göründüğünü söyler. Lütuf ve kerem, varlıkların güzel olmasını iktiza ettiği için varlıklar zinetli ve nurlu bir şekil alır. Varlıkların güzel ve süslü şekilleri ise onlara ihsanda bulunan sanat sahibi Yaratıcı'nın "san'atkârlığı"nı ve her fiilinde mutlak fayda, gaye güzellik bulunduğunu gösterir. Ihsan ve sanat ise ilim ve hikmeti gerekli kıldığından, varlığın bütün azalarıyla hikmetli ve intizamlı yapıldığını ortaya koyar. Ilim ve hikmet, intizam, tasvir ve şekil vermeyi gerektirdiğinden sonuçta varlık bütün heyet ve görünüşüyle ortaya çıkmış olur. Burada bir eşya ya da canlının fizİki vücudunun İlâhî isimlerin tecellileriyle yaratılışı, varlık âlemine gelişi tasvir edilmiştir.

Bu kısımda Bediüzzaman, İlâhî isimlerden birinin diğerini gerekli kılmasını ve âdeta mütedahil daireler gibi iç içe tecellilerini de nazara vermiş olmaktadır. Farklı risâlelerde de üzerinde durduğu bu mesele hakkında Bediüzzaman: "Kâinatta tecelli eden her bir isim, bütün isimleri kendi Müsemma'sına isnad eder ve O'nun unvanları olduğunu ispat eder. Çünkü kâinatta tecelli eden isimler, iç içe girmiş daireler gibi ve ışıktaki yedi renk gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor." der (26. Mektup, Dördüncü Mesele). Bu konuda yine O, bir başka açıdan, "Kâinatın her bir âleminde, her bir taifesinde, Esmâ-i Hüsnâ'dan bir ismin unvanı tecelli eder. O isim, o dairede hâkimdir. Başka isimler orada ona tabidirler; belki onun zımnında bulunurlar" diyerek (24. Söz, Birinci Dal), İlâhî isimlerin birbirleriyle münasebeti ve tecelli dereceleri, ayrıca varlıkların, her bir varlığın kendine has taayyün ve hususiyetlerinin sebebi konusunda açıklamada bulunur.

Bediüzzaman Hazretleri, isimlerin tecellileri ve onlara bakış konusunda başka noktalara da dikkat çeker. Meselâ, "Her bir ismin cilvesinden diğer esmâya intikal edilmezse zarar edileceğini" söyler. Zira O'nun isimleri birbiri içinde görünür, şuunatı birbirine bakar, unvanları birbirini ihsas eder ve rububiyetin terbiye çeşitleri birbirine yardımcı olur. İnsan Cenab-ı Hakk'ı bir isim, bir unvan, ya da bir rububiyetiyle tanısa diğerlerini inkar etmemesi gerekir. Meselâ, Kâdir ve Hâlik isimlerinin eserini gören bir kişi "Alîm" ismini görmezse gaflet ve tabiat dalaletine düşebilir (24. Söz, Birinci Dal). Vahdet-i Vvücud görüşünü benimseyen mutasavvıflar, Cenab-ı Hakk'ın "Vücud" sıfatından diğer sıfatlarına intikal edemedikleri ve diğer sıfatlarını ihmal ettikleri için hata yapmışlardır.

Üçüncü elek: Yaratılışta Esmâ-i Hüsnâ Sayfaları

Yukarıdaki ilk İki tahlilde ya da kendi deyişiyle "elek"te, her bir canlıya farklı İlâhî isimlerin tecellilerini ihtiva eden üst üste yirmi gömlek giydirildiği veya her bir varlığın yirmi perdeye sarıldığı, yani her bir varlıkta en az yirmi İlâhî ismin tecelli ettiği gösterilmiştir. Çiçek ve kadının yalnızca zahiri yaratılışlarında bu kadar çok sayıda isim tecelli ederse, bütün varlık âlemi özellikle de canlı varlıkların ruhani ve hissi yönlerinde ne kadar çok İlâhî ismin tecelli edeceği anlaşılır. Ayrıca dünya ve gökyüzü gibi büyük ve küllî mahlukat da bu örneklere mukayese edilebilir. Çiçek ve kadındaki ilahi isimlerin tecellilerini, biri açılınca ardında diğeri görülen bir tek kitabın şu yedi sayfası gibi düşünmek mümkündür:

Birinci sayfa, varlıkların genel hatlarını, şeklini, ölçülerini, hey'et-i umumiyesini gösteren sayfadır. Varlıkların bu sayfası incelendiğinde Cenab-ı Hakk'ın "Musavvir, Mukaddir ve Munazzım" isimlerinin tecelli ettiği açıkça görülmektedir.

İkinci sayfa, varlıklar ayrı ayrı uzuvlarının belirmesi ile kendilerine mahsus basit şekilleriyle ortaya çıkarlar. Işte bu sayfada "Alîm ve Hakîm" gibi bir çok ismin yazılı olduğu müşahede edilir.

Üçüncü sayfada, basit yaratılış safhasını müteakip her uzvun sanatlı ve zinetli bir biçimde yaratıldığı görülmektedir. Bu sayfada "Sâni ve Bari" gibi bir çok isim işlemektedir. Dördüncü sayfa, yaratılan her varlığa öyle bir güzellik ve süs veriliyor ki, adeta o varlık cisim haline bürünmüş lûtuf ve kerem gibidir. Bu sayfada "Latîf ve Kerîm" isimlerinin yazılı olduğu görülmektedir.

Beşinci sayfada, çiçeğe tatlı meyveler, kadınlara da sevimli evlatlar ve güzel ahlâkların verildiği görülmektedir. Bu sayfadaki tecelliler "Vedud, Rahîm ve Mün'im" gibi isimleri okutturuyor.

Altıncı sayfa, nimetlerin verildiği sayfadır. Bu sayfada "Rahman ve Hannan" isimleri okunmaktadır.

Yedinci sayfada, "hakİki bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş halis bir şükür ve safi bir muhabbete layık" şekilde nimetlerde ve her şeyin neticelerinde güzellik ve cemal pırıltıları görülmektedir. Bu sayfada "Kemal sahibi Cemil ve cemal sahibi Kâmil" isimlerinin yazılı olduğu anlaşılmaktadır.

Burada zikredilen yedi sayfada, âlemin yaratılışında mütecelli Esmâ-i Hüsnâ'nın tecellileri görülmektedir. Bu açıdan, anılan tecellileri, daha doğrusu her bir isme dayanan tecellilerin hey'et-i umumiyesini, İlâhî külli kanunlar ya da İlâhî icraatın unvanları gibi değerlendirmek de mümkündür. Nitekim başka bir yerde (30. Söz, İkinci Maksad) kâinatta cari İlâhî kanunlar zikredilirken "Kanun-u rububiyet, kanun-u kerem, kanun-u cemal, kanun-u rahmet, kanun-u hikmet, kanun-u adl ve kanun-u ihata-yı ilmi (her şeyi kuşatan ilim kanunu)" şeklinde yedi kanundan bahsedilir. Bu kanunların her birinin arkasında azam mertebede bir isim ve onun tecelli-i azamının bulunduğu belirtilir. Bu kanunlarla yukarıda zikredilen yedi sayfa arasındaki paralellik hemen dikkat çekmektedir. Ancak burada varlıklara, daha çok yaratılışlarındaki maksatlar ve zerlerin varlıkları oluşturma adına harekete sevkedilmesi açısından bakıldığı için, öncelikle Rububiyet zikredilmiş, onların şekilleri nazara alınmadığından, "Mukaddir, Munazzım, Sâni, Bari" gibi isimler nazara verilmemiştir.

Yukarıda zikredilen yedi sayfadaki tecelliler, aynı zamanda kâinatın rengi, ışığı, hayatı ve rabıtaları konumundaki yedi hakikati göstermektedir. Bediüzzaman Hazretleri, ism-i azamın altı nurunun cilvelerini anlattığı bir risâlede (30. Lem'a, Üçüncü Nükte) bu hususu şöyle dile getirir: "Madem kâinat mevcuttur ve inkar edilmiyor. Elbette kâinatın, renkleri, ziynetleri, ışıkları, ziyaları, san'atları, hayatları, rabıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemal, nizam, mizan, ziynet gibi meşhud hakikatler, hiçbir cihetle inkar edilmez." demektedir. Varlıkların fizİki yaratılışında yukarıda zikredilen isimler tecelli ettiği gibi, canlı varlıkların manevi yönleriyle ilgili de bir çok ismin tecellisi vardır. Mesela insanda, ruh, kalb, akıl, hayat ve letaif gibi öyle sayfalar vardır ki bunlar "Hayy, Kayyum ve Muhyi" gibi bir çok kudsi ve nurani İlâhî ismi okur ve başkalarına da okutturur.

Değerlendirme

Bediüzzaman Hazretlerinin, "Her şey hamd ile Allah'ı tesbih eder" (İsrâ sûresi, 17/44) âyetinin bir tefsiri/yorumu mahiyetinde kaleme aldığı "32. Söz, Üçüncü Mevkıf Birinci Mebhas'ta, varlıkların Allah Teâlâ'yı nasıl tesbih ettikleri anlatılmıştır. Yani O'na göre, "Her şey hamd ile Allah'ı tesbih eder" demek, bütün yaratıklar, gerçekte İlâhî isimlerin tecellileridir ve onlar, yaratılışları, şekil ve suretleri, hayatları, gördükleri vazifeler, hayatlarındaki neticeler ve sahip kılındıkları bütün özellikleriyle Cenab-ı Allah'ı nazara vermekte, kendilerinde tecelli eden isimlerle âdeta sürekli O'nu anmakta, Yaratan, Rızıklandıran, Yaşatan, Hayattan Alan, Yerlerine Yenilerini Getiren olarak ancak O'nun bulunduğunu, başka hiçbir varlığın olmadığını, dolayısıyla O'nun her türlü noksanlıktan, ihtiyaçtan ve ortakları bulunmaktan mutlak münezzehiyetini dile getirmektedirler.

Cenab-ı Hakk'ın kâinattaki tasarrufatı, bir bakıma sıfat ve isimlerinin tecellileri demektir. Bu sebeple Kur'an-ı Kerîm'de bir mesele anlatıldıktan sonra bir çok yerde âyetler, o husustaki Esmâ-i Hüsnâ'nın fezleke halinde zikredilmesiyle hitama ermektedir. Böylece, "O, Aziz ve Hakîm'dir"; "O, Gafur ve Rahîm'dir" ve benzeri fezlekelerle, âyetlerde geçen hükümlerin ve Cenab-ı Hakk'ın fiillerinin ardında, O'nun zikredilen isimlerinin tecellileri bulunduğu hatırlatılmış olmaktadır. Bediüzzaman, bu hususu da "Yirmi Beşinci Söz"de ayrıca tahlil etmiş, örneklerle açıklamıştır (İkinci Şule, Dokuzuncu Nükte).

Cenab-ı Hakk'ın isimleri, yalnızca varlıkta tecelli edenlerden ibaret değildir. "Varlığın esası sayılan esmâ-i ilâhiyenin yanında bir de Zât-ı Ulûhiyet'i tenzihe delâlet eden isimler vardır ki, bunlar, Hazret-i Zat'ın icraâtına karşı birer hicab mahiyetindedirler. Sofîlerin: 'Zât-ı Ulûhiyet'i müşahedeye mâni yetmiş veya yedi yüz perde vardır; eğer bu izzet ve azamet perdeleri bir an açılıverse, envâr-ı Zât'ın tecellisiyle her şey silinir gider; ortada ne arz kalır ne semâ, ne isim ne de O'ndan başka bir müsemmâ.' sözleri min vechin bu hakikati ifade eder Aslında bütün varlık O'nun ziya-ı vücudundan, bütün şuûn-u harekât O'nun esmâ-i sübhâniyesinden, umum keyfiyât ve hususiyetler de O'nun ilim, irade ve kudret gibi sıfât-ı sübhâniyesindendir. Herkesin anlayacağı bir dille ifade edecek olursak; bütün varlık ve hâdiseler, arkalarındaki sıfât-ı ilâhiye ve Esmâ-i Hüsnâ'nın tecellilerinden ibarettir. Her ârif-i billâh, seviye ve donanımına göre Esmâ-i Hüsnâ'nın çehresinde Müsemmâ-i Akdes'i okur; sıfât-ı sübhâniye vesâyetinde O'nu Zât'ına uygun tanımaya çalışır" (M. Fethullah Gülen, Sübuhât-ı Vech)

Bediüzzaman Hazretleri geçmiş dönemlerde yaşayan veliler gibi zİkir, tefekkür ve dua maksadıyla Esmâ-i Hüsnâ'ya müracaat etmiştir. Mesela bir yerde "Şeyh Geylani'nin Esmâ-i Hüsnâ manzumesini okudum. Bana bir arzu geldi ki Esmâ-i Hüsnâ ile bir münacat yazayım" diyerek vezinli bir Esmâ-i Hüsnâ duası yazmıştır (Bkz. 17. Söz, İkinci Makam). O, Esmâ-i Hüsnâ ile yapılan dua ve zİkirlere çok önem vermektedi. Bunun yanında risâlelerin bir çok yerinde Esmâ-i Hüsnâ ile kâinatın anlamını ve hayatın gayesini açıklayan değerlendirmeler yapar (Özellikle bkz. 24. Mektup). His ve zevkin öne çıktığını söylediği bir risâlede (3. Lem'a) "Beka, Baki-i Zülcelal'e mahsustur ve madem Baki'nin esmâsı bakiyedir. Ve madem Baki'nin ayineleri Baki'nin rengini, hükmünü alır ve bir nev'i bekaya mazhar olur. Elbette insana en lazım iş, en mühim vazife, o Baki'ye karşı alâka peyda etmektir ve esmâsına yapışmaktır" diyerek, hayatın gayesini esmâ penceresinden yorumlar.

Hayatın anlamını ve kâinatın varoluşunu açıklamak maksadıyla Muhyiddin ibn Arabi ve onun geleneğini izleyen sufilerce Esmâ-i Hüsnâ'ya müracaat edildiği bilinmektedir. Ancak Esmâ-i Hüsnâ'nın tevhid delili haline getirilmesi Bediüzzaman Hazretlerine mahsustur. O'nun bu yönünü fark etmeyen bazı kişiler, giriş kısmında da temas ettiğimiz gibi Bediüzzaman'ı ve onun kâinata, dünyaya, tabiata ve fen bilimlerine bakışını yanlış değerlendirmişlerdir. "Hakem" isminin cilvesini anlattığı bahsi yanlış anlayan dervişe "Demek, (bu bahis) kozmoğrafyacılar gibi ehl-i fennin en son ve geniş nokta-i istinatları ve medar-ı gafletleri olan perdelerde ehadiyet nurunu gösteriyor. Orada da düşmanlarını takip ediyor. En uzak tahassüngahlarını bozuyor. Her yerde, huzura bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der 'O bir soba, bir lambadır. Odununu, gazyağını veren kimdir? Bil ayıl!' (KL: s. 232) diyerek, kâinata nasıl bakılması gerektiğini gösterir. Bediüzzaman, dünya/âlem hakkındaki değerlendirmelerinde de, dünyayı mâna-yı ismi cihetiyle değil mâna-yı harfi, yani Cenab-ı Hakk'ın isimlerini gösteren bir âyet, ayna ve işaret olduğu için sevdiğini ve dünyadan bu maksatla bahsettiğini vurgular. Hattâ onun kâinattan tafsilatlı olarak bahsetmesi de, yine Cenab-ı Hakk'ın birliğini ispat ve O'nu hatırdan çıkarmama gayesiyle yapılmış tefekkürî seyahatlerdir.

Hazreti Üstad, Esmâ-i Hüsnâ'nın tevhid delili olarak formüle edilmesinden habersiz bazı ulemanın itirazlarıyla da karşılaşmıştır. Onuncu Söz'de zikredilen on İki hakikatin Esmâ-i İlâhîye'ye istinat ettiklerini, bu sebeple ancak mü'minler için bağlayıcı olacağını münkirlere karşı delil teşkil etmeyeceğini iddia eden bir Müftü Efendi'nin itirazını şöyle cevaplar: "Her bir hakikat üç şeyi birden ispat ediyor: Hem Vacibü'l-Vücud'un vücudunu, hem esmâ ve sıfâtını; sonra haşri onlara bina edip, ispat ediyor. En muannid münkirden, ta en halis bir mü'mine kadar herkes, her hakikatten hissesini alabilir. Çünkü, hakikatlerde mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki: Bunlarda muntazam ef'al var. Muntazam fiil ise failsiz olmaz. Öyleyse bir faili var. İntizam ve mizanla o fail iş gördüğü için, Hakîm ve Âdil olmak lazım gelir. Madem Hakîmdir; abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor; hukukları zayi etmez. Öyleyse bir büyük toplanma yeri ve bir mahkeme-i kübra olacak". (BL. s. 1541) O, Esmâ-i Hüsnâ'nın tecellilerini anlatırken önce Cenab-ı Hakk'ın vücudunu, sonra şe'n, sıfat ve isimlerini, daha sonra o isim ve sıfatların baktığı diğer hakikatleri ispat etmektedir. Bunlar bazen haşir, nübüvvet gibi iman hakikatleri, bazen kâinattaki nizam, mizan gibi hakikatler, bazen de rububiyet ve kerem gibi kanunlar olabilmektedir. Böylece o, geçmişte daha çok hissî, zevkî ve manevî tecrübe alanı olan Esmâ-i Hüsnâ'yı "hüccet/delil" haline getirmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, Şah-ı Geylani ve İmam Rabbani ve benzeri büyük sufiler gibi zİkir, dua ve tefekkürde Esmâ-i Hüsnâ'nın ehemmiyetini Kur'an'ın dersiyle kavrayarak, Cevşen gibi duaları evradı arasında merkezi bir konuma yerleştirmiştir. Ayrıca müdakkik mutasavvıflar gibi hayatın ve varoluşun gayesini Esmâ-i Hüsnâ'dan hareketle yorumlamıştır. Bütün bunların yanında mikro ve makro kosmosun yaratılışını Esmâ-i Hüsnâ'nın tecellilerine dayanarak sistemli bir şekilde açıklamış; Cenab-ı Hakk'ın birliği, haşir ve nübüvvet gibi iman hakikatlarını esmânın cilvelerinden hareketle delillendirmiştir. Münacat risâlesinde (3. Şua), kâinatın diliyle yaptığı duada, tekrar cümlesi olarak zikrettiği şu ifade, onun Zat-ı Akdes'e bakışını ve kozmoloji tasavvurunun veciz bir şekilde dile getirir:

"Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zat-ı Akdes!

Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla, Seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla Sana hamd ve şükrederim".


Kaynaklar:

- Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Mektubat, Lem'alar, Şualar.

- ----, (MN): Mesnevi-i Nuriye, Sözler yay. İstanbul 2000.

- ----, (KL): Kastamonu Lahikası, Envar nşr. İstanbul 1990.

- ----, (BL): Barla Lahikası, Sözler yay. Istanbul 2002.

- M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, "Sübuhât-ı Vech", Sızıntı, sayı 298.

- Ebu'l-Abbas er-Rıfai, el-Bürhanü'l-müeyyed, Beyrut 1408.

- Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İstanbul 1999.