Tehlîl Bir Paroladır
Tehlîl; لآ إلهَ إلاّ اللهُ محمّدٌ رَسولُ اللهِ "Lâ İlâhe İllallâh Muhammedün Resûlullâh" (Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhammed de Allah'ın elçisidir) şeklinde dinin özünü oluşturan iki unsurlu temelin ifadesidir. Böylece Allah'ın yüceliği ve birliği, ayrıca da nübüvvet alanında son peygamber olan Hz. Muhammed'in (s.a.s.) peygamberliğini ikrardır. Peygamberimiz kelime-i tevhidin karşılığı Cennet olduğunu bildirerek:
مُخلِصاً دَخلَ الجنّة مَنْ قالَ لآإلهَ إلاّالله "Kim samimi olarak Lâ İlâhe İllallâh derse Cennet'e girer" (Süyutî, Fethu'l-Kebîr, 3:220) buyurmuşlardır. Burada "Muhammedün Resûlüllah" cümlesi zikredilmemiştir. Çünkü bu ikrarın içinde Hz. Peygamber'in nübüvveti de ayrılmaz bir parça olduğu için o da söylenmiş kabul edilmektedir. Cennet'in kapısında da kelime-i tevhidin yazılı olduğu zikredilir. Cennet'in sekiz kapısı vardır; her kapının girişi dünyadaki amellere göre değişmektedir. Meselâ oruç tutanlar "Reyyân" kapısından gireceklerdir. Tehlil, neredeyse beşikten mezara kadar devamlı okunan bir virddir. Bu kelime, yeni doğan çocuğun kulağına okunan ezanla başlar, namazdaki tesbihatlarla devam ettirilir ve ölmek üzere olan kişilere yapılan telkinlerle bitirilir. Zira Hz. Peygamber
مَنْ كانَ أخِرُ كَلامِهِ لآإلَهَ إلاّ اللّهُ دَخلَ الجَنّة َ "son sözü Lâ ilâhe illallah olan kişi Cennet'e girer" buyurmuşlardır (Ebu Davud, "Cenaiz", 20).
Ebû Zer (r.a.) anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber, "Ey Ebû Zer! Lâ İlâhe İllallâh deyip sonra da bu söz üzerine ölen her kul Cennet'e girecektir" buyurunca Ebû Zer hayretle: (Büyük günahlardan) zina etse ve hırsızlık yapsada mı ya Rasûlüllah! demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber de: "Evet, zina etse ve hırsızlık yapsa da" şeklinde karşılık vermiştir (Müslim, "İman", 154). Çünkü kelime-i tevhid, imanın kesin işaretidir. Allah'ın onunla göçmeyi nasip ettiği insan imanlı insandır ve böyle bir insan, işlediği günahlardan elbette tevbe etmiş veya günahları affa uğramış olur. Bu kelimenin Mahşer Günü'ndeki manevi ağırlığı ve değeri bir başka hadiste şöyle nakledilir: Allah (c.c.) kıyamet günü ümmetinden bir adamı mahlûkatın arasından seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter açar. Allah Teâla adama sorar. "Bu defterde yazılı olanlardan bir şey inkar ediyor musun? Kirâmen Kâtibin melekleri sana yapmadıklarını yazmış mı?" Kul: "Hayır Ey Rabbim, hepsi doğrudur" der. Allah Teâla tekrar, "herhangi bir özrün var mı?" diye sorar. Kul: "Hayır, ey Rabbim!" der. Bunun üzerine Allah Teâla: "Ey kulum, bugün sana zulüm yoktur. Senin Bizim yanımızda makbul ve büyük bir iyiliğin var" der ve yazılı bir kart çıkartılır. Üzerinde "Eşhedü en Lâ İlâhe İllallâh ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh" (Şahadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın elçisidir) yazılıdır. Bunun üzerine Allah-u Teâla kulundan bu yazılı kağıdı teraziye koymasını ister. Kul da: "Ey Rabbim, benim bu defterlerin (günahların) yanında bu kağıdın ne ağırlığı olabilir ki?" der. Fakat kağıt terazinin bir kefesine konulunca, diğer kefedeki defterler hafif kalır. Böylece şehadet kelimesi yazılı kart ağır basar (Tirmizî, "İman", 17). Çünkü Allah'ın İsmi yanında başka hiçbir şey ağır olamaz.
Kur'ân-ı Kerîm'deki وَلآ تقُولوا لِمَنْ ألْقىَ إليْكُمْ السّلامَ لَسْتَ مُؤْمِنَا" ...Size selâm verene dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek sen mü'min değilsin' demeyin." (Nisâ/4: 94) âyetinin sebeb-i nüzülü şöyledir: Hz. Peygamber tarafından bir süvari grubu göreve gönderilir. Bu seriye Batn-ı İdam mevkiine varınca bütün halk kendilerinden kaçar. Sadece bir çoban malların başında kalarak Müslümanlara yaklaşıp "İslâmî" selâm verir. Fakat seriyedeki Muhallem b. Cessâm adındaki kişi onu öldürerek mallarına el koyar. Sefer dönüşü hâdise Hz. Peygamber'e intikal eder ve bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil olur. Muhallem b. Cessâm kısa bir müddet sonra ölür. Cenazesi toprağa verilince yerin cesedi kabul etmediği ve dışarı attığı nakledilir (İ. Kesir, Tefsîru Kur'ani'l-Azîm, 1:539) Konuyla ilgili başka rivayetler veya hadiseler de vardır. Meselâ sahâbîlerden İmran b. Huseyn'in (r.a) anlatmış olduğu şu hadise, önceki hadisenin sanki daha ayrıntılı şekli gibidir:
Hz. Peygamber müşriklere karşı Müslümanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi. Askerler müşriklerle karşılaşınca, aralarında çok şiddetli bir savaş oldu. Müşrikler mağup oldular. Sonra benim yakınlarımdan bir adam müşriklerden birine mızrakla saldırdı. Müşrik hemen "Eşhedü en-Lâ İlâhe İllallâh, ben Müslümanım" dedi. Fakat Müslüman asker ona mızrağına saplayıp öldürdü. Bunun üzerine arkadaşım Hz. Peygamber'in yanına gelip "Helak oldum (büyük günah işledim) ey Allah'ın Rasulü!" dedi. Hz. Peygamber de "Ne yaptın?" deyince, adam da yaptığını anlattı. Bu defa Peygamberimiz فهَلاّ شَققتَ عَنْ بَطنِهِ "kalbini yarıp da baktın mı?" dedi. Adam: "Ey Allah'ın Rasulü! Eğer kalbini yarsaydım içindekini bilebilir miydim?" diye sordu. Hz. Peygamber, "Sen adamın hem sözünü kabul etmiyorsun, hem de kalbindekini bilmiyorsun. Olur mu böyle şey?" dedi. Sonra Peygamberimiz adam hakkında bir şey söylemedi. Adam da az bir zaman yaşadı. Nihayet öldü. Biz onu defnettik. Ertesi günü adamın cesedi toprak üstünde görüldü. İnsanlar, "Belki de bir düşman kabrini deşip eziyet için çıkarmıştır" dediler. Onu tekrar defnettik. Gençlerimize mezarı başında nöbet tutmalarını söyledik. Buna rağmen cesedi tekrar mezardan dışarı atıldı. Biz nöbetçi gençler uyumuş olabilir düşüncesiyle bir kere daha defnettik. Bu sefer mezarı kendimiz bekledik. Ertesi gün yine cesedi kabirden dışarı atıldı. Biz durumu Resûlullah'a haber verdik. Hz. Peygamber: إنَّ الأرْضَ لَتَقْبَلُ مَنْ هُوَ شَرّ ٌ مِنْهُ وَلكِنّ اللهَ أحَبَّ أنْ يُرِيَكُمْ حُرْمَة َ لآ إلَهَ إلاّ الله "Bu toprak ondan daha şerir insanları kabul eder. Fakat Allah Teala size "Lâ İlâhe İllallâh" kelimesinin hürmetini ve büyüklüğünü ders vermek istedi" buyurmuşlardır. (İbn Mace, "Fiten," 1)
Yine bu husus ile ilgili olarak sahâbîlerin büyüklerinden, ilk Müslümanlardan ve Habeşistana hicret eden fedâkar sahâbîlerden Mikdâd b. Esved hadisesi ile (Sabunî, Muhtasaru Tefsîr-i İbn Kesir 1400, 1:425) Hz. Peygamber'in çok sevdiği ve ileride genç yaşında olmasına rağmen ordu komutanı tayin edeceği Üsâme b. Zeyd'in hâdisesi de çok dikkat çekicidir. Üsâme (r.a) bir mükatele sırasında hasmı ile vuruşurken galebe çalacağı sırada vuruştuğu müşrik kelime-i şahadet getirerek tevhidi ikrar eder. Fakat Hz. Üsame onun bu ikrarını ölümden kurtulma için yaptığına hükmederek hasmını öldürür. Medine'ye dönüşünde durum Peygamberimiz'e arz edilir. Hadiseye çok üzülen Peygamberimiz Üsâme'ye "Onun bu ikrarında samimi olup olmadığını öğrenmek için kalbini mi yardın?" veya "Kıyamet Günü Lâ İlâhe İllallâh diyen bir kimseyi öldürmenin hesabını nasıl vereceksin?" deyince Hz. Üsâme üzüntüsünden حَتّى تمَّنيْت أنِّى أسْلمْتُ يَوْمئِذٍ "Keşke o güne kadar İslâmiyet'e girmemiş olsaydım da böyle bir cinayeti işlemekten ve böyle bir azar işitmekten uzak kalsaydım" temennisinde bulunmuştur (Müslim, "İman", 158). Kelime-i Tevhid de imanın alâmeti olduğu için bu sözü söyleyen kişilerin canları ve malları dünyada koruma altına alınmıştır. Çünkü iman Allah'a intisâbiyettir. Bundan dolayı bu sözü söyleyenlerin dokunulmazlığı vardır.
İslâm'da onu kabul etmek için zorlama yoktur. Fakat kendi iradesiyle Müslüman olan bir kimse ise bu sözünden (imandan) dönerse "mürted" kabul edilir. İnanıp da sonradan Kelime-i Tevhid'i hor ve hakir görüp imandan çıkan ve küfre dönen insanlar tarih boyunca görülmüştür. Böyle olanların cezası Âhiret'te verileceği gibi, Allah, onlarla ilgili dünyada da bazı ibret tabloları gösterebilir. Meselâ Enes b. Mâlik'in (r.a) naklettiği olay da çok ibret vericidir: "Neccar oğullarından hıristiyan bir kişi Müslüman olmuştu. Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okumuş ve Hz. Peygamber'e vahy kâtipliği bile yapmıştı. Bu adam sonradan hıristiyanlığa döndü. Hıristiyanlar onu yüksek makamlara çıkarttılar. Aradan çok bir zaman geçmeden Allah onu kavmi içinde boynunu vurdurup öldürdü. Hıristiyanlar bu adamcağızı defnettiler. Fakat sabah olunca gömüldüğü yer onu dışına attı. Bunun üzerine Hıristiyanlar, "Bu Muhammed ile Ashabının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için böyle yapmışlardır" diyerek, derin bir çukur kazdılar ve onu tekrar defnettiler. Fakat sabah olunca gömüldüğü yerin onu tekrar dışarı attığını gördüler. Bunun üzerine yine aynı düşünceyle daha derin bir çukur kazarak yine gömdüler. Fakat sabah olunca baktılar ki toprak onu tekrar dışarı atmış. Bu sefer hakikatı anladılar ve o mevtayı öylece açıkta bıraktılar." (Buharî, "Menakıb", 25)
Netice olarak Kelime-i Tevhid, âhirette Cennet'in kapılarını açan en kıymetli ve Allah'ın en çok değer verdiği bir şifredir. Dolayısıyla tehlîl bir paroladır. Bu parolayı bilen herkese Allah'ın hazineleri açılır. İman kalbî bir tasdik olmakla beraber, inanan kişiler bu inançlarını yaşayışlarıyla da gösterebilmelidirler. Ancak bununla birlikte kafir ve münafıkta bazı "mü'min sıfatları" bulunabileceği gibi, mü'minde de iyi ve hoş olmayan "kafir ve münafık sıfatları" bulunabilir. İşte böyle durumlarda kelime-i şahâdeti ikrar eden bir Müslüman'a da kendisinde bulunan gayr-i müslim bir vasıftan dolayı kâfir veya münafıklıkla ithâm edilemez. Zira Hz. Peygamber, "Bir kişi (din) kardeşine "ey kâfir!" derse, bu söz ikisinden birine (kâfir değilse kendisine) döner" buyurmuşlardır (Buharî, "Edeb", 73). Çünkü küfür en büyük zülüm ve nankörlüktür. Böylece kâfirin, dünyada yaptıkları iyi işlerin (meselâ insanlığa faydalı yol, köprü, okul, hastane v.s yapma gibi) âhirette sevap olarak karşısına çıkmaması (meselâ bkn. Bakara, 2/217), Allah'ı tanımaması, O'na iman etmemesi ve O'nun adına hareket etmemesi sebebiyledir. Zira kainattaki tüm mahlukât O'nu tanıyıp, O'nu zikretmesine rağmen, insanın o kadar ikrar ve tasdiği, sayısız varlığı yalancı sayıp, Allah'ı inkâr etmesi, affı mümkün olmayan bir günahtır.(YeniÜmit,sayı: 66)