İslâm'da Sulhün Önemi
Yeni Ümit Dergisi, sayı: 67
İslâm sulh, güven ve esenlik demektir. İslâm'da esas olan sulhtür, barıştır, insanlığı sevgi ile kucaklamadır.
Bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî ufku ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afda, müsamahada "Rûhullah"ın bağışlayıcılığına vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi alkışlamak ve her fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.
Bilindiği gibi insan, medeni bir varlıktır. Yani, kendi başına yaşayamaz; başka insanlarla yaşamaya muhtaçtır. Çeşitli ihtiyaçlarını gidermek, gayelerini gerçekleştirmek için toplum halinde yaşamak konumundadır.
Cenab-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerim'de buyurduğu üzere, insan nefsi, yaratılışı gereği kötülüğü emreder (Yusuf Sûresi, 12/53). İnsanın dünyada gerçekleştirmek istediği bir çok gayesi, ulaşmak istediği nice hedefleri vardır. Bu gaye ve hedeflerine ulaşabilmek için meşru yolu seçen, hakka hukuka riayet edenlerin yanında, nefis ve şeytanın telkinleri ve kötü niyetli kişilerin tahrikleriyle haksızlık ve yolsuzluk yapan, başkalarının hakkını gayr-i meşru yollarla yemeye çalışan kişiler de hep varolmuştur. İşte insandaki bu hırs ve kötü duygu, çoğu kere onların birbirleri arasında niza ve anlaşmazlık çıkmasına sebep olur.
İnsanların dünya ve âhiret mutluluğunu hedef alan yüce dinimiz İslâm, insanlar arasında çıkabilecek uyuşmazlık, niza ve ihtilafları önlemek için çeşitli esaslar koymuştur. Bu cümleden olarak, anlaşmazlık ve düşmanlıklara sebep olan gıybet, dedikodu, kin, haset ve başkalarının mallarını gayr-i meşru yollarla yemeyi kesin olarak yasaklamış, affetmeyi ve hoşgörüyü öğütlemek suretiyle, fertleri birbirine güvenen sağlıklı bir toplumu hedeflemiştir. Bu hedefe ulaşabilmek için de insanları anlaşmazlık ve düşmanlıklardan kurtaracak sulhü yani, insanların arasını düzeltmeyi ve bu sayede huzurlu bir toplum kurmayı teşvik etmiştir.
Birçok Kur'ân âyeti ve hadis-i şerif, insanları düşmanlıktan ve ona götürecek sebeplerden men etmiş ve onları affetmeye, insanların arasını bulmaya ve düzeltmeye yöneltmiştir. İşte ihtilafa düşmeden birlik halinde yaşamanın nimetlerini ve dağınıklığın zararlarını dile getiren bazı âyet mealleri:
Hepiniz toptan Allah'ın ipine (Kur'ân'a) sarılın. Parçalanıp ayrılmayın, Allah'ın, üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinizin düşmanları idiniz de O, kalplerinizi İslâm'a ısındırıp birleştirmişti. İşte O'nun bu nimetleri sayesinde din kardeşleri olmuştunuz ve yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarındayken oradan da sizi O kurtarmıştı... (Âl-i İmran Sûresi, 3/103).
Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz, kuvvetiniz (devletiniz) elden gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir (Enfal Sûresi, 8/46).
İnsanlar arasında meydana gelecek anlaşmazlık, ihtilaf ve düşmanlıkları ortadan kaldırmak için bütün Müslümanların gayret göstermesini isteyen Yüce Rabbimiz, şu âyetlerde de bize bu görevlerimizi bildirmektedir:
Eğer karı ile kocanın aralarının açılmasından endişeye düşerseniz, o vakit kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır (Nisâ Sûresi. 4/35).
Eğer bir kadın kocasının uzaklaşmasından (yatağını terk etmesinden, nafakasında ihmal göstermesinden), yahut herhangi bir suretle kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse sulh ile aralarını düzeltmekte ikisine de vebal yoktur. Sulh daha hayırlıdır..." (Nisâ Sûresi, 4/128).
...O halde, tam mü'minlerseniz Allah' tan korkun, ihtilafa düşmeyip aranızı düzeltin; Allah'a ve peygamberine itaat edin." (Enfal Sûresi, 8/1).
Eğer mü'minlerden iki zümre birbiriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın. Şayet onlardan biri diğerine karşı halâ tecavüz ediyorsa siz, o tecavüz edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Sonunda eğer Allah'ın emrine dönerse artık adaletle aralarını bulup barıştırın. Her işinizde adaletle hareket edin. Allah şüphesiz ki adil olanları sever. Müminler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın." (Hucurât Sûresi, 49/9-10).
Hz. Peygamber Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: "Pazartesi ve Perşembe günleri, Müslüman kardeşi ile arasında kin, düşmanlık ve kızgınlık bulunanlar hariç, Allah'a ortak koşmayan herkesi affetmek için Cennet kapıları açılır. Sonra Cenabı Hak şöyle buyurur: Bu iki kişi anlaşıp barışana kadar bekleyin." (Müslim, "el-Birr ve's-Sıla", 11).
Yine bir hadislerinde Hz. Peygamber Efendimiz, sulhu sağlayabilmek için özrü kabule teşvik ederek şöyle buyurmuştur: " Sizden herhangi birinize din kardeşi özür dileyip barışmak için gelirse, o kişi haklı da olsa, haksız da olsa bunu kabul etsin. Eğer kabul etmezse, bütün mü'minlerin etrafında toplanacağı Havz-ı Kevser'e gelemez." (Hâkim, el-Müstedrek, 4:154).
Yüce kitabımız Kur'ân'da takva sahibi mü'minlerin vasıfları sayılırken: "Öfkelerini yutanlar, insanları affedenler" (Âl-i İmran Sûresi, 3/14) diye belirtilmesi de dinimizin bu hususa verdiği önemi göstermektedir.
Yine dinimizin iyi muamele ve hoşgörüye çağıran bir esası da şu âyette bildirilmiştir: "Sen kötülüğü en güzel haslet ne ise onunla sav. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dostun olmuştur." (Fussılet Sûresi, 41/34).
Yüce dinimizin iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmaya yönelik emirleri de şüphesiz toplumda barışı sağlamak içindir. Çünkü sulh, iyiliklerin en başta geleni, dargınlık, düşmanlık ise kötülüklerin başıdır. Kur'ân'da bu husus, şu şekilde ifade buyurulmuştur: "İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden, münkerden men eden bir grup olsun. İşte onlar felâha (kurtuluşa) erenlerin ta kendileridir." (Âl-i İmran Sûresi, 3/104).
Gerçekten sulh, ma'rufun (akl-ı selimin ve dinin iyi gördüğü şeylerin) en başta gelenlerinden, husumet ise münker (akl-ı selim ve dinin çirkin gördüğü şeyler)dendir. İslâm ümmetinin temel görevlerinden biri de bu prensiptir. Bu prensibin tatbiki sayesinde toplum, huzur ve güven içinde olur. Bu görevin yerine getirilmediği toplumlar, Kur'ân-ı Kerim'de kınanmıştır. Meselâ, Yahudiler hakkında Kur'ân'da şöyle buyurulur: "Onlar, yaptıkları münker (kötü şeyler) den birbirlerini nehyetmezlerdi. Yaptıkları şey ne kötüdür." (Maide Sûresi, 5/ 79).
Resûlüllah Efendimiz (s.a.s.), ihtilafa düşen tarafların kendisine müracaatını beklemeden bizzat kendisi onları çağırarak barıştırmıştır. Meselâ, Kuba halkının birbirlerine taşlarla hücum ettiklerini duyunca, "Onları bize getirin, barıştıralım, aralarında sulh yapalım" buyurmuştur (Buharî, "Kitabü's-Sulh", 1).
Yine O, Ka'b b. Malik ile borçlusu İbn ebî Hadred arasındaki ihtilafı, alacaklının alacağının yarısından vazgeçmesi, borçlunun da kalan yarıyı ödemesi şeklinde sulh ile sonuçlandırmıştır (Buharî, "Sulh", 10, 14).
Hz. Ümmü Seleme validemizin rivayetine göre, Peygamber Efendimize eski bir miras dâvasını çözmek üzere iki kişi müracaat eder. Dâvayı çözecek delilleri olmayınca Efendimiz (s.a.s.), "Siz bana gelip dâva açıyorsunuz. Ben de bir beşerim. Belki sizin bazınız bazınızdan daha düzgün ve beliğ bir şekilde ifadede bulunabilir. Ben de işittiğime göre hüküm veririm. Şunu iyi biliniz ki, zahir delillere istinaden kime hakkı olmadığı halde kardeşinin hakkını vermiş olursam o, bunu almasın. Zira, bu durumda ben ona Cehennem'den bir ateş parçası vermiş olurum." diye açıklamada bulununca, iki adam da ağlayarak "Benim hakkım kardeşimin olsun!" der. Peygamber Efendimiz de, "Madem böyle diyorsunuz, o zaman gidip malı taksim ediniz. Sonra hakkı araştırınız. Bundan sonra da kura ile kendi payınıza düşeni belirleyip helâlleşiniz!" (Ebu Davud, "Akdiye", 7) diye buyurur.
Bu hadis-i şerif, Allah Resûlü'nün tarafları sulh yoluyla anlaşmaya sevk ettiğini gösterir. Zira, helâlleşme sulhun bir neticesidir.
Allah Resûlü (s.a.s.), bir hadislerinde kasten öldürülen kişinin velilerinin şu yetkileri olduğunu bildirmiştir: "İsterlerse katile kısas tatbikini talep ederler yahut yüz deve olan diyeti alırlar, sulh yaparlarsa, bu da onların hakkıdır." (Tirmizî, "Diyât", 1).
Bu ifadeleriyle Peygamber Efendimiz, en ağır suçta bile barışma yolunu göstermiştir.
Cabir b. Abdillah'ın müracaatı üzerine, babasından alacağı olan kişilerle onun arasında Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sulh yapıp helâlleşmelerini sağlaması da (Buharî, "Sulh", 12), sulhun önemine bir diğer delil ve işarettir.
"Haramı helâl, yahut helâlı haram yapan çeşidi hariç, Müslümanlar arasında sulh caizdir." hadis-i şerifi de, caiz olmayan sulh için değişmez bir ölçü koymuştur (Tirmizî, "Ahkâm", 17; Ebu Davud, "Akdiye", 12).
Allah Resûlü'nden sonra O'nun Raşid Halifeleri de aynı yolu takip ederek Müslümanları mahkemeden önce sulha teşvik etmişlerdir. Nitekim, Hz.Ömer'in Kûfe kadısı Ebu Musa el-Eş'ari'ye gönderdiği kaza (yargı) talimatnamesinde, "Hasımları sulh yapmaya yönlendirin."; "İnsanlar arasında helâlı haram, haramı helâl etmemek şartıyla sulh caizdir." (Serahsî, Mebsut, 20:136; İbn Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkîn, 85 vd.) sözleri de bunu göstermektedir.
İslâm toplumunun tefrika ve dağınıklıktan korunmasını, Müslümanlar arasında düşmanlık ve uyuşmazlıkların yok edilmesini, onlar arasında kardeşlik, merhamet, dayanışma, adalet ve eşitlik duygularının geliştirilmesini sağlayan sulh sayesinde, hem bu dünyada huzurlu bir toplum olarak yaşama bahtiyarlığı elde edilir, hem de bu görevi yerine getiren mü'minlerin öbür dünyaya bu noktada üzerinde hiç kimsenin hakkı olmaksızın gönlü rahat ve amel defteri temiz olarak gitmeleri sağlanır.
"Anlaşma ve uzlaşma, her şeyden evvel bir akıl ve mantık işidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdettir ki, dayanır ve uzun ömürlü olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissî vahdet ve kardeşlik vardır. Bu ise zaif, yetersiz ve kısa ömürlüdür. Belli bir grup karşısındaki toplanmalar, düşmanlık duygularıyla bir araya gelmeler; saldırmış veya saldırılmış olma ruh-hâleti içindeki derlenmeler, hissî birleşmelerin gelip geçici dalgalanmalarından ibarettir. Bugünkü keyfî ve kemmî buudlarımız içinde böyle bir vahdet kat'iyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz açısından asla tecvîz, tasvîb ve muhakkak suretde takdir göremez. Öyle ise, iç ve dış ayırıcı faktörleri hesaba katarak, fasl-ı müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve birliğimizin aklîlik ve mantıkîlikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Gâye ve vesîlelerin, hedef ve maksadların tâyin ve tesbitlerinin yeniden gözden geçirilip, vicdanî bir mukaveleye dilbend olmaya ihtiyaç vardır."
"Düşmanlarımızı meşgul etme, düşündürme ve göz açdırmama gibi, kiyâset ve dirâyet isteyen hususları beceremesek bile, hiç değilse onların oyunlarına gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi hazırlamama, anlayışını göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz da... Farklı düşünce ve anlayış, farklı yaradılışın neticesidir. Yaradan böyle dilemiştir ve bunda da rahmet ve hikmet vardır. Fakat, fıtri kanunlardaki âhenk ve ıttıradı, beşer kendi iradesiyle temin etme mükellefiyetindedir. Makro âlemde cebrîlik, insanlık âleminde ise "şart-ı âdi" tarifiyle irâdilik hükümfermâdır."
*Atatürk Ünv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi
dyaylali@yeniumit.com.tr