Bi'r-i Meûne ve Reci' Şehitleri Özelinde Sahabîler

Yeni Ümit

Yazar : Doç. Dr. İsmail Albayrak


Tarih : 6/2/2011

Bilgi ve iletişim teknolojisinin başdöndüren yenilikleri karşısında toplum olarak maddî ve mânevî bazı değerlerimizi kaybettiğimiz bilinen bir gerçektir. Ölçüsüzlüğün ölçü olarak kabul edildiği ve hiçbir sınırın tanınmadığı bu dönemde, dumura uğrattığımız mânevî değerlerimiz Yüce Yaratıcı'nın bize emanet olarak lutfettiği dünyamıza yaptığımız maddî zarardan çok daha fazladır. Hâlbuki asırlardır inanan insanları dipdiri ve dimdik ayakta tutan ve olmazsa olmaz kabul edilen pek çok mânevî dinamiğimiz vardı ve seleflerimiz bu değerlere gösterdikleri hassasiyetle, yaşadıkları zaman dilimlerinin erozyonlarından kendilerini muhafaza edebiliyorlardı. Kur'ân ve sünnet bu kıymetlerin en başında gelmektedir. Makalemizde, değerler sistemi parçalanmış ve bünyesine uygun rol modeli bulma sıkıntısı çeken günümüz insanına, her bir ferdinin hayatı hayatlarımıza âb-ı hayat olan Ashab-ı Resûlüllah'ın (s.a.s.) önemini Reci' ve Bi'r-i Meûne seferleri özelinde sunmaya çalışacağız. Sahabe anlayışımızla ilgili kısa bir girişten sonra Reci' ve Bi'r-i Meûne'de neler olduğunu özetleyeceğiz. Daha sonra da Müslümanların en sancılı dönemlerinde yaşayan ve son nefeslerine kadar Kur'ân hakikatlerine tercüman olan sahabenin yukarıda isimleri zikredilen seferler çerçevesinde maddî-mânevî fedakârlıkları, gayretleri ve bugün bütün bunların bize ne ifade ettiği üzerinde duracağız.

Sahabenin Önemi

En genel tanımıyla sahabe, Müslüman olarak Rehber-i Ekmel'in (s.a.s.) nübüvvet atmosferinde bulunmuş ve sonra da Müslüman olarak vefat etmiş kutlu nesildir. Hakikat nurlarını doğrudan Hz. Mazhar-ı Nûru'l-Envâr'dan alan bu güzide cemaat, insanlığın ebedî saadetinin reçetesi olan Kur'ân-ı Kerîm'in nüzûlünün de ilk şahitlerdir. Başka bir ifadeyle sahabe, Nebevî halkanın ilk talebeleri, Kur'ân'ı Hakîm'in ilk muhatapları ve ondaki yüce hakikatları da günlük hayatlarında düstur edinen ilk pratisyenlerdir. Varlığıyla varlığımıza anlam kazandıran Resûl-i Ekrem'in (s.a.s.) etrafındaki ilk halkayı oluşturan bu seçkin topluluk bizim için hususi bir yere sahiptir. Hayatları dâima rıza-i İlâhi yörüngeli, zihinleri ise Kur'ân'ı Kerîm'in ahkâmını anlamaya endeksli olan saff-ı evvelin hakiki sahipleri hakkında büyük İmam Tahavî 'Onları sevmek dindir, imandır, ihsandır.' der.1 İmam Tahavî, değişik âyet ve hadîslerin muhtevasından hareketle sahabenin İslâm'daki yerini ve ehemmiyetini çok güzel özetleyen yukarıdaki ifadenin mefhum-i muhalifini de kaydetmeyi ihmal etmez.

Efendimiz (s.a.s.) kutlu beyanlarında onları yıldızlara benzetmektedir. Bu teşbih açık bir şekilde sahabenin her bir ferdinin, mânevî seyahatlerinde yolunu kaybedenler için güvenilir bir rehber vazifesi göreceği anlamı taşımaktadır. Allah Resûlü'nün (s.a.s.) sohbetindeki insibağdan dolayı kalb ve kafa izdivacını maksimum seviyede gerçekleştiren bu nurlu topluluk hakkında Yüce Yaratıcı "Allah (cc) onlardan razı oldu ve onlar da (Allah'tan) razılar." (Beyyine sûresi, 98/8) buyurmaktadır. Bu kudsî ifade, sahabenin amellerinin Rabb'imiz tarafından daha onlar hayattayken kabulünün ilânı anlamına gelmektedir.

Ücrette geri duran, hizmette ise devamlı önde koşan sahabenin hususi pek çok faziletinin yanı sıra, sergiledikleri kudsî birlik ise, bugünün ferdiyetçi tasavvurlarının anlamayacağı kadar ulvîdir. Bu gönül birliği, sahabeyi ferdî zaaflar karşısında korumuş ve onlara -Cenab-ı Hakk'ın izin ve inayetiyle- yaşadıkları dönemde, İslâm'ın bayraktarlığını hakkıyla yapma lütfunu sunmuştur. Bugün Ashab-ı Resûlullah'ın (s.a.s.) çizgisinden gittiğini söyleyen günümüz Müslümanları tarafından, din-i mubîn-i İslâm'ın en önemli halkasını oluşturan bu topluluğun hem cemiyet hem de fert olarak anlaşılması ayrı bir önem arz etmektedir. Bu tür bir anlama gayretinin temel şartı ise, her biri ayrı bir kamet ve kıymet olan sahabenin hayatının iyi bilinmesinden geçmektedir. Bu makalede, bu muhteşem altın tablonun küçük bir kesitini ihtiva eden Reci' ve Bi'r-i Meûne vakası çerçevesinde sahabe efendilerimizin fedakârlıkları dile getirilmeye çalışılacaktır. Ayrıca İslâm'ın ilklerinin oluşturduğu bu güzide topluluğun Efendiler Efendisi'ne bağlılıkları ve Allah Resûlü'nün de dostları karşısındaki vefasına dikkat çekilecektir.

Reci' Vakası

Uhud Savaşı'ndan sonra Hüzeyl bölgesinde yaşayan Adal ve Kâre kabilelerinden bir grup Allah Resûlü'ne (s.a.s.) gelerek içlerinde Müslümanların bulunduğunu, bu kimselere İslâm'ı öğretecek bir heyet gönderilmesini arzuladıklarını belirtirler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) bölgeye bir seriyye gönderir ve başına da Âsım b. Sâbit'i yetkili olarak tayin eder. (Buharî, Megazi 28) Bu seriyyede on kişinin olduğu rivâyet edilse de, genelde kaynaklarımızda altı kişinin ismi zikredilmektedir: Âsım b. Sâbit, Mersed b. Ebî Mersed, Hâlid b. el-Bukeyr, Hubeyb b. Adiyy, Zeyd b. Desinne, Abdullâh b. Târık.2 Bazı Siyer ve Meğâzî kitapları seriyyenin başında Mersed'in olduğunu söylemektedir. Dinlendikleri yerde yedikleri hurmaların çekirdeklerinin izini takip eden 100 kişilik bir düşman grubu tarafından pusuya düşürülen Kur'ân muallimleri heyetinden Hubeyb, Zeyd ve Abdullâh3 dışındakiler şehit edilirler; Abdullah b. Tarık ise Mekke'ye sevkedilirken yolda bağlandığı iplerden kurtulup müşriklerle mücadele ederken şehit olur, diğer ikisi ise Mekke'ye götürülürler ve orada şehit edilirler.4

Bi'r-i Maûne Vakası

Reci' vakası gibi Hicri 4. yılda meydana gelmiştir. Âmir b. Sa'sa'a kabilesinin lideri Âmir b. Mâlik b. Ca'fer Ebû'l-Berâ Medine'ye gelerek Allah Resûlü'ne (s.a.s.) hediyeler takdim eder. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) müşrik bir kimseden hediye kabul edemeyeceğini belirtir. Müslüman müelliflere göre Ebû'l-Berâ, ne Müslüman olur ne de tamamen Müslümanlıktan uzak kalır. Resûlüllah'ın (s.a.s.) anlattıklarından etkilenen Ebû'l-Berâ, O'ndan Necid halkını irşat edecek bir grup mürşit göndermesini ister. Allah Resûlü (s.a.s.) bölgenin hassasiyetini göz önünde bulundurarak endişesini izhar edince, Ebû'l-Berâ gönderilecek mürşitlerin emniyeti konusunda Peygamberimiz'e (s.a.s.) garanti verir. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s.) bazı rivâyetlerde yetmiş bazılarında kırk, bazılarında da otuz kişilik bir ekibi Münzir b. Amr (Âmir) komutasında gönderir.5

Diğer bir rivâyete göre ise Ri'l, Usayya, Zekvân ve Benî Lihyân kabilelerinden oluşan bir grup Efendimiz'e (s.a.s.) gelerek aralarında Müslümanların olduğunu bildirirler. Sonra da gidecekleri yerlerdeki Müslümanlara hem diğer kavimlere karşı destek olacak hem de dini öğretecek mürşitler gönderilmesini isterler. Efendimiz de (s.a.s.) bu dağınık bölgeye mürşitler gönderir. (Buhârî, Cihâd 184) Bu görüşmede Ebû'l-Berâ, Necid'e gelerek yöre halkını mürşitlerin can güvenliği konusunda ikaz eder. Mürşitler, Beni Âmir ve Beni Süleym'in arasında bulunan Bi'r-i Maûne kuyusunun yakınlarında bir mağarada konaklarken Ebû'l-Berâ'nın öldüğü dedikodusu duyulur. Münzir b. Âmir vakit kaybetmeden Haram b. Milhân'ı, Ebû'l-Berâ'nın yeğeni Âmir b. Tufeyl'e gönderir. Ebû'l-Berâ yaşlı biridir ve idarî zaaftan dolayı kabile içi bazı çekişmeler vardır. İbn Tufeyl ise, amcasının ahdini bozarak Haram b. Milhân'ı elindeki mektuba bakmadan öldürtür, daha sonra da Âmir oğullarını mürşitlere karşı savaşa çağırır. Amir oğulları Ebû'l-Berâ'ya verdikleri söze sâdık kalarak mürşitlere saldırmazlar; fakat mürşitleri korumak için de herhangi bir çaba göstermezler. Bunun üzerine İbn Tufeyl, Benî Suleym'i kendisine destek vermeleri için çağırır, onlar da (Ri'l, Zekvân ve Usayy) bu çağrıya cevap vererek mürşitlere karşı savaşırlar. Bu muharebede öldü sandıkları için bıraktıkları Ka'b b. Zeyd ve o sırada develeri otlatmakla meşgul olan Münzir b. Muhammed ile Amr b. Umeyye dışındaki bütün mürşitler şehit edilirler.6

Reci ve Bi'r-i Meûne Şehitleri

Reci ve Bi'r-i Meûne şehitlerinin büyük bölümü Muhacir ve Ensar'dan İslâm'ı erken dönemlerde kabul eden genç sahabelerden müteşekkildi. Biraz sonra görüleceği üzere pek çoğu İslâm'ı babalarından önce kabul eden bu gençlerin bir kısmı, yine baba ve dedelerinden önce hazin bir şekilde şehit edilmiş Müslümanlardan oluşmaktaydı. Şimdi kısa kısa bu kutlu neslin kimlikleri ile ilgili bazı anekdotları vermeye çalışalım:

Asım b. Sabit, Ensar'dan (Evs) İslâm'ı kabul eden ilklerdendir. Reci'de müşriklerin teslim olun çağrısına karşı, 'Biz müşrikten eman dilemeyiz.' diyerek savaşan ve 'Allah'ım! Günün başında ben Senin dinini korudum! Günün sonunda da, Sen benim etimi, tenimi koru!' şeklinde Rabb-i Rahim'e yalvaran bu büyük sahabinin cesedi mu'cizevî bir şekilde korunmuş ve müşriklerin bütün gayretlerine rağmen Cenab-ı Hak Asım'ın cesedine onların yaklaşmasına musaade etmemiştir.7 Evs'in Hazrec kabilesine karşı kendisiyle övündüğü Asım b. Sabit, Efendimiz'in (s.a.s.) Bedir öncesi seriyyelere komutan tayin ettiği ilk sahabidir ve İslâm tarihindeki ilk ganimet de Asım b. Sabit'in getirdiği ganimettir. Hattâ mevzu bahis ettiğimiz Reci' vakası pek çok kaynakta onun adı ile "seriyyetu Asım b. Sabit" şeklinde anılmaktadır. Allah Resûlü (s.a.s.) Bedir gecesi ashab-ı kiramı toplamış ve onlara Mekkeli müşriklerle nasıl mücadele edeceklerini sormuş, Asım b. Sabit ayağa kalkarak 'Ya Resûlallah! Onlar bize yüz metreden yakınsa ok, daha da yakınsa mızrak, daha da yakınsa kılıçla savaşacağız.' şeklinde cevap vermiş, bunun üzerine Efendiler Efendisi (s.a.s.) 'Herkes Asım gibi savaşsın.' buyurmuştur.8 Ailece İslâm davasına gönül vermiş bu sahabenin kardeşi Amir b. Sabit de Allah Resûlü'nün (s.a.s.) en azılı düşmanlarından Ukbe b. Ebi Muayt'ı öldüren kişidir. Bir başka önemli ayrıntı ise Asım b. Sabit'in Müslümanların beşinci Raşid halife olarak kabul ettikleri Ömer b. Abdilaziz'in anne tarafından dedesi olmasıdır. Büyük halifenin soy ağacında büyük bir sahabinin olması tesadüf olmasa gerektir.

Mersed b. Ebî Mersed, Bedir'deki iki suvariden birisidir. Bazı tarih kitapları Reci' vakasında Müslümanlara Mersed'in emirlik yaptığını bildirmektedir. Bu sebeple vaka onun adıyla da anılmaktadır. Allah Resûlü'nün (s.a.s.) Evs b. Sabit ile kardeş yaptığı bu büyük sahabinin babası ve oğlu da sahabedir. Babası Ebû Mersed, Efendimiz (s.a.s.) tarafından Kureyş kafilesine gönderilen Hz. Hamza komutasındaki seriyyenin livâsını taşıyan nasipdar bir sahabedir. Oğlu, son nefesine kadar İslâm'a hizmette bulunmuş ve Efendimiz'in (s.a.s.) müezzini Hz. Bilal ile aynı gün vefat etmiş büyük bir sahabidir. Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmı karşısında da azami hassasiyet gösteren bu zât, rûhunu, Rahmân'a yaşadığı gibi teslim etmiştir.

Reci' vakasının en dramatik bölümünü Hubeyb ile Zeyd'in (r.a.) şehadeti oluşturmaktadır. Reci' vakası sonrası Hubeyb'i, Huceyr b. Ebi İhâb, öldürülmüş olan babasının intikamını almak için satın aldı. Zeyd b. Desinne'yi de, babası Ümeyye b. Halef'in karşılığı olarak öldürmek üzere, Safvân b. Ümeyye satın aldı. Hubeyb b. Adiyy, Muaviye adlı bir kadının evindeki bir hücrecikte; Zeyd b. Desinne de Safvân b. Ümeyye'nin kölesi Nıstas'ın evinde hapsedildi. Bu iki büyük sahabinin şehit edilmeden önceki anlarına şahitlik eden kimseler, onlardaki metaneti ve kulluk şuurunu bize detaylı bir şekilde anlatmaktadırlar. Huceyr b. Ebi İhâb'ın (sonradan Müslüman olan) kölesi Mâviye adlı bir kadın, Hubeyb'i hapisteyken Mekke'de bulunması mümkün olmayan büyük üzüm salkımlarını yerken gördüğünü, gece gündüz Kur'ân okuduğunu belirttikten sonra şöyle der: Ben Hubeyb'den daha hayırlı bir esir görmedim! Müşriklerin pişirdikleri yemekten yemeyen Hubeyb, şehit edileceği gün geldiğinde, kişisel temizliği için köle Mâviye'den ustura istemiş o da üvey oğlu Ebu Hüseyn'e bir ustura vererek Hubeyb'e götürmesini istemiştir. Sonra da Hubeyb'e göz göre göre çocuğu teslim ettiğini düşünerek yanlarına gitmiştir. Kadının endişeli olduğunu gören Hubeyb, bir mü'min vakarıyla kendisinin haksız yere bir başkasının canına kıyamayacağını ve emanete ihanet etmeyeceğini söyleyerek kadını sakinleştirir. Burada ilginç bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyoruz. Hz. Hubeyb'in annesine iade ettiği çocuğun adı Ebû Huseyin b. el-Haris b. Amir b. Nevfel b. Abdi Menâf'tır. Bu küçük çocuk, ileride ümmete liderlik yapacak olan İmam Mâlik'in en önde gelen şeyhi Abdullah b. Abdurrahman b. Ebî Huseyin'in dedesidir.9

Müşrikler, bu iki sahabiyi Ten'im'de şehit etmek için yollara düşmüşler, onlarsa birbirlerine sadece sabır tavsiye etmekte ve hâllerinin Resûl-i Ekrem (s.a.s.) tarafından bilinmesini arzulamaktadırlar. Cebrail (as) bu arzuhali yerine getirir ve onların selâmını Allah Resûlü'ne (s.a.s.) iletir. Efendiler Efendisi (s.a.s.) de onların bu selâmına Medine'den karşılık verir. Pek çok Mekkeli, ellerindeki mızraklarla acı çektirerek Hubeyb'i şehit etmek ister, Hubeyb ise, kendisini canavarlar gibi parçalamak isteyen bu insanlara sadece güler ve "Ben Müslüman olarak öldürülmüş olduktan sonra, ölümüm ne suretle olursa olsun, aldırış etmem! Çünkü, onların hepsi Allah yolundadır! O, dilerse, bu tarumar olan vücuduma feyiz ve bereket ihsan eder!" diye karşılık verir. Sonunda birinin yakınlaşarak vurduğu mızrakla şehit edilir.10 Allah Resûlü'nün (s.a.s.) 'O, cennette benim refikimdir.' dediği Hz. Hubeyb kelime-i şehadetle gözlerini fânî dünyaya kaparken diğer taraftan da bâki bir âleme yelken açar.

Zeyd b. Desinne ise gözü dönmüş insanların önüne çıkarılarak tıpkı Hubeyb gibi sorgulanır. Kendisine "Senin yerine (Hz.) Muhammed'in boynunu vurmamızı ve senin ise ailenin yanında sağ salim yaşamanı arzu etmez misin?" denildiğinde bu büyük sahabi "Vallahi, Muhammed (Aleyhisselam)'ın -değil sizin yanınızda, hattâ şimdi bulunduğu yerde bile- ayağına bir dikenin batıp incinmesine razı olamam!" der. Bu İslâm'ın izzet ve onurunu koruyan cesur sahabe için o günlerde Müslüman olmamış olan Ebû Süfyan: "Ben, insanlar içinde, ashabının Hz. Muhammed'i (s.a.s.) sevdiği kadar, kimsenin bir başkasını sevdiğini görmedim!" demekten kendini alamamıştır.11

Halid b. el-Bukeyr ise vefat ettiğinde otuz dört yaşındaydı. Ailece Müslüman olan Halid'in kendisi gibi üç kardeşi de (İyas, Akil, Amir) Bedir'e iştirak etmiştir. Daha önce ismi Ğafil iken Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından Akil'e çevrilen kardeşini Bedir'de kaybeden Halid'in diğer kardeşi İyas ise Daru'l-Erkam'da Müslüman olan ilklerdendir. Halid de tıpkı İbn Ebî Mersed gibi Bedir öncesi Kureyş kervanına gönderilen grubun içerisinde yerini almış ve işin başında Efendimiz'i (s.a.s.) yalnız bırakmayacağını fiilî olarak göstermiştir.12

Abdullah b. Tarık ise, Mekke'ye götürülürken Zahran'da ellerinin bağını çözerek kılıcıyla müşriklere meydan okumuş; fakat daha sonra müşriklerin attıkları taşlarla şehit edilmiştir. Hakkındaki bütün bilgimiz Bedir'e iştiraki ile anne tarafından kardeşi olan Mut'ib (Mut'ab) b. Ubeyd'in (Avf) de bu seferde bulunduğundan ibarettir.13

Bi'r-i Meûne'de ise, muharebede ölü zannedildiği için bırakılan Ka'b b. Zeyd ve o sırada develeri otlatmakla meşgul olan Münzir b. Muhammed ile Amr b. Umeyye14 dışında herkes şehit edilmiştir. Münzir b. Muhammed, 'Âmir b. Münzir'in şehit olduğu yerde ben yaşayamam.' diyerek tek başına müşriklere saldırır ve birkaç kişi öldürdükten sonra şehit edilir. Bu bir sahabi firasetidir ve fenafi'l-ihvan düsturunun en yüksek seviyedeki canlı örneğidir.

Seriyyede söz konusu düsturla ilgili bir başka canlı örnek ise Urve b. Esmâ'dır. Mensup bulunduğu Süleym oğulları kabilesiyle Amir b. Tufeyl arasında dostluk anlaşması vardı. Bu sebeple Müslümanları kuşatan müşrik ordusu ona hususi eman vermişti. Urve ise 'Ben ne onların emanını kabul ederim, ne de arkadaşlarımın vurulup şehit düşecekleri yerden kendimi ayırmak, kayırmak isterim' diyerek, onların emanlarını reddetmiştir. Sonra da o güzide dostlarıyla birlikte şehit olmuştur. Fizikî engelli olan Ka'b b. Zeyd ise, daha sonra katıldığı Hendek savaşında şehit edilir. Ka'b, Hendek'te şehit düşen altı sahabiden birisidir ve Bi'r-i Meûne'de bıraktığı arkadaşlarına Hendek Gazvesi'nde kavuşur.15

Amr b. Umeyye de ilk Müslüman olan sahabelerdendir. Hz. Hatice Validemiz'in akrabası olan bu büyük sahabe Habeşistan'a hicret etmiş, oradan da yıllar sonra Medine'ye gelmiştir. Hicretin bereketini hakkıyla îfa eden Amr b. Umeyye Medine'ye Bi'r-i Meûne arefesinde gelmiş ve hiç tereddüt etmeden söz konusu sefere katılmıştır. Amr, Efendimiz'in (s.a.s.) Ümm-i Habibe Validemiz'le nikâhını kıymakla da şereflenmiş bir sahabedir. Mudarlı olduğu için serbest bırakılan Amr, Medine'ye dönerken, Allah Resûlü ile sulh anlaşması yapmış iki Benî Âmirli'yle karşılaşır ve konu hakkında bilgisi olmadığı için onları düşman tarafından zannederek öldürür. Düşman tarafında da olsa hakkın hatırını devamlı âli tutan Efendimiz (s.a.s.), Amr b. Umeyye'yi araştırmadan yaptığı bu işten dolayı azarlar ve bu ölen iki kişi için kabilesine diyet ödenmesi emrini verir.16

Münzir b. Amir ise İkinci Akabe'de Efendimiz'e biat eden ve İslâm öncesi okur-yazar ender insanlardan birisidir. Münzir, hem vahiy kâtibi hem de ashabı suffenin ileri gelenlerindendir. Onun liderliğinden dolayı, Bi'r-i Meûne seriyyesi bazen seriyyetu Munzir b. Amir olarak isimlendirilmektedir. Vefa Peygamberi (s.a.s.) yıllar sonra Münzir'in amcasının oğlu, yeni doğmuş erkek çocuğu için isim istediğinde, Münzir'in ismini vermiştir.17

Amir b. Fuheyr ise, Daru'l-Erkam'dan önce Müslüman olmuş ilklerdendi. Bu büyük sahabi Hz. Ebû Bekr'in (r.a.) Mekke'deyken hürriyetine kavuşturduğu kölelerdendir. Amir b. Fuheyr, Hz. Aişe Validemiz'le Medine'ye hicret etmiştir. Amir'in katili Cebbar b. Selma (Sulma) onun son sözlerini şöyle anlatır: "Müslümanlardan beni İslâmiyet'e davet eden bir adama, iki omuzu arasından mızrağımı sapladım! Mızrağımın demirinin onun göğsünden çıktığını gördüm! Kendisinin: 'Vallahi, kazandım gitti!' dediğini işittim. Kendi kendime: 'Neyi kazandı ki?! Ben adamı öldürmüş değil miyim?' dedim. Daha sonra Amir'in cesedinin göğe yükseltildiğini müşahede ettim. Bu sözlerinin mânâsını Dahhâk b. Sufyân'a sorduğumda bana 'cennet' olduğunu söyledi. Müslümanlığı benimsememe de bu olaylar vesile olmuştur. Kendisi şehit olurken başkasının mânevî dirilişine vesile olan Amir b. Fuheyr vefat ettiğinde kırk yaşındaydı.18

Haram b. Milhan ve Süleym b. Milhan bu seferde yer alan iki kardeş sahabidir ve meşhur sahabe Enes b. Malik'in dayılarıdır. Seriyye'nin reisi karşı tarafa Allah Resûlü'nün mesajını kim iletecek dediğinde, vakit kaybetmeden ortaya atılan Haram b. Milhan, muhataplarına şöyle seslenmiştir: Ey Bi'r-i Maûne halkı, ben Allah'ın Elçisi'nin elçisiyim, Allah'a ve Resûlü'ne iman edin.'19 Maalesef getirdiği mektuba bakma ihtiyacı bile duymayan müşrik lider İbn Tufeyl, Haram b. Milhan'ı orada mızrakla şehit ettirmiştir. Haram'ın son sözleri tıpkı Amir b. Füheyr'inki gibidir: فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ (Kabe'nin Rabbi'ne yemin olsun ki kazandım.) Bedir ve Uhud'a kardeşiyle birlikte iştirak eden bu kutlu sahabiler de hayatlarının baharında âhirete intikal etmiş öncülerdendir. Süleym b. Milhan hakkında Tabakat yazarları, arkasından gelen hiçbir varisi yoktu, kaydını düşer. Vefat ettiklerinde dünyaya ait ne mal ne de çocukları vardı.20

Haris b. Simme de Ensar arasında İslâm'ı kabul eden ilklerdendir. Bedir'e giderken yolda rahatsızlandığı için geri dönmüş; fakat Efendimiz ona, halis niyetinden dolayı ganimetten pay vermiştir. Uhud'da ise Efendimiz'e (s.a.s.) vefat edinceye kadar kendisiyle beraber olacağına dâir söz veren Hz. Haris, bu sözünü çok geçmeden Bi'r-i Meûne'de yerine getirmiştir.21

Nafi b. Budeyl ise, babasından önce İslâm'la şereflenmiş genç bir sahabidir. Kardeşleri Abdurrahman, Seleme ve Abdullah da sahabedir. Nafi, Bi'r-i Meûne'de ilk şehit olan sahabilerdendir.22

Riab b. Huneyf de genç yaşta Bi'r-i Meûne'de şehit edilen sahabilerdendir. Oğlu İsmet b. Riab Hudeybiye'de Allah Resûlü'ne biat etmiş ve Yemame'de şehit düşmüştür. Riab'ın babası Huneyf ise Mute'de şehit olmuştur. Ailece şehit olan bu büyük sahabi hakkındaki bilgimiz maalesef sadece yukarıdaki tespitlerden ibarettir.23

Hakem b. Keysan, Resûl-i Ekrem'in (s.a.s.) azılı düşmanlarından olan Ebû Cehil'in babası Hişam b. Muğire'nin kölesiydi. Hicretin ilk yılındaki bir seriyyede Mikdad b. Amr onu esir olarak Medine'ye getirir. Hakem, Efendimiz'in (s.a.s.) ölmüş kalblere hayat bahşeden sohbet ve nasihatı neticesi Müslüman olur. Sonra da şehit oluncaya kadar Efendimiz'in (s.a.s.) yanından ayrılmaz.24

Haklarında çok az bilgi sahibi olduğumuz bazı kardeş sahabiler de Bi'r-i Meûne'de dikkatleri çekmektedir. Muaz b. Mais(z) ile Âiz b. Mais(z) bunlardan biridir. Bedir'de yaralanan Muaz, Bi'r-i Meûne'ye koşarak gitmiştir. Bu iki kardeşten birisi Suveybit b. Haram diğeri de meşhur hafız sahabi Salim ile kardeş yapılmıştır.25 Bu uhuvvet dairesi onların Kur'ân'a hizmet konusundaki faaliyetleri hakkında bize yeterli ipucu sunmaktadır.

Enes b. Muaz ve Ubeyy b. Muaz, Bi'r-i Meûne'de dikkat çeken diğer kardeş şehitlerdir. Ailece Bedir ve Uhud'a iştirak eden bu büyük insanlar son nefeslerine kadar hayatlarını İnsanlığın İftihar Tablosu'nun getirdiği dini tebliğe adamışlardır.26 Sufyan b. Sabit ve Malik b. Sabit hakkında ise kardeş oldukları dışında hiçbir bilgiye rastlayamadık.27 Bu iki genç sahabi de diğerleri gibi üstlendikleri misyonun hakkını sonuna kadar vermeye çalışmış, sonra da haklarında İlâhi hüküm gerçekleşince, canlarını da bu yolda feda etmişlerdir. Bu seriyyede hem oğlu hem de yeğeniyle birlikte omuz omuza mücadele ettikten sonra ruhlarını Rahman'a teslim eden kutlu bir aile de vardır; Sa'd b. Amr, oğlu Tufeyl b. Sa'd ve yeğeni Sehl b. Amir es-Sa'd ile birlikte şehit olmuşlardır.28

Bu seferde şehit olan İbn Amir gibi Harise b. Levzân da yaşadığı dönemde okuma yazma bilen ender sahabilerden biriydi.29 Es'ad b. Yezid de hem Bedir hem Uhud'a iştirak etmiş, Bi'r-i Meûne yolu göründüğünde de hiç tereddüt etmeden yerini alarak şehadet şerbetini içmiştir.30 Tıpkı Süleym b. Milhan gibi, Tabakat kitapları Es'ad b. Yezid'in de arkasında bir mirasçı bırakmadığını kaydetmektedir.

Bu fedakâr insanların arkalarında bir mirasçı bırakmamaları ya çok genç yaşta şehit olmaları ya da îlâ-yı kelimetullah vazifesiyle meşguliyetin onlara böyle bir fırsatı vermemesiyle izah edilebilir. Akabe'de İslâm'ı kabul eden ve şehit oluncaya kadar her seferde yerini alan Abbâd (Abdullah) b. Kays,31 Bedir kahramanlarından Halid b. Ka'b32 ve haklarında sadece Bi'r-i Meûne'de şehit oldu bilgisi dışında herhangi bir malumata rastlamadığımız Dahhâk b. Amir, Kutbetu b. Abd Âmir, Halid b. Sabit de bu ilk halkanın kutlu şahsiyetlerindendir.33

Sonuç

Yukarıda kahramanlarıyla birlikte özetlemeye çalıştığımız bu iki önemli seferin bugün bizim dünyamızla ilgisi üzerinde kısaca durmamız gerekmektedir. Kur'ân'ı Azimüşşan'ın her tarafta şehbal açmasını varlıklarının asıl gayesi gören bir neslin gösterdiği maddî ve mânevî fedakârlıklar evvel emirde dikkati çeken hususların başında gelmektedir. Hiçbir sahabi "Bu, benim işim değil." dememiş, bilakis kalblerin bir attığı bu olayda herkes elini, yüklendikleri yüce davanın altına koymuş ve sonuna kadar da onun uğrundaki karar ve sebatlarını canları pahasına korumuşlardır. Şahsî hayatlarına baktığımızda da fakirlikleri dikkatlerden kaçmayan bu seçkin topluluk dünya adına hemen hemen hiç beklenti içine girmemiştir. Pek çoğunun bir yitik gibi baba ve dedelerinden önce vefatı ve geride neredeyse adlarını taşıyacak bir evlât bile bırakmamaları, kanaatimizce –her şeyi en iyi bilen Allah'tır- davalarındaki samimiyetin ve adımlarını devamlı âhiret adına attıklarının bir göstergesi olsa gerektir. Bu fedakârlıklar sonucu temeli atılan bu yüce din, günümüze kadar Allah'ın izin ve inayetiyle gelmiştir. Bilgi teknolojisinin baş döndürücü hızı ve ekonomik aktivitelerin sınır tanımazlığı çerçevesinde küreselleştiğini söylediğimiz dünyamızda, huzur adına tesis edilen her bir adacıkta İslâm'ın bu fedakâr neslinin payının varlığından daha kuvvetli bir hakikat var mıdır? Daha da önemlisi bugün etrafımızdaki maddî mânevî keşmekeşliğe rağmen içinde bulunduğumuz huzur ortamında bu güzide topluluğun hakkı yok mudur? Ülfet garabeti içerisinde, sahip olduğu değerlerin kıymetini anlama sıkıntısı çeken günümüz insanının selefleri hakkında bilgilerini tekrar tekrar gözden geçirerek yenilemesi bir zorunluluktur.

Bu rektife ameliyesi, pasif ve sadece epistemik (bilgi) bir düzeye münhasır kılınmayacak kadar önemlidir. Çünkü bu ameliye, insanımıza gerçek kimliğini bulmada yardımcı olacak ve onun yeniden aktif bir dönüşümü gerçekleştirmesini kolaylaştıracaktır. Mevlâ-yı Müteal'den niyazımız bize, Reci' ve Bi'r-i Meûne vakası gibi diğer pek çok hâdiseyi yeniden düşünme imkânı vermesi ve bu tefekkür ameliyesini muhtaç olduğumuz müspet dönüşümümüze vesile kılmasıdır.

*ACU National Öğretim Üyesi

ialbayrak@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi'l-İzz, Şerhu'l-Akideti't-Tahaviyye, Beyrut: Risale Yay 1996, s. 517

2. Mut'ab b. Ubeyd (Avf) ve Cezm b. Sa'd'ın ismide zikredilmektedir.

(İbn Sa'd, İbn Sa'd, et-Tabakâtu'l-Kubrâ, Beyrut: Dâr-u Sadr 1985, II.55; İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe, Beyrut: Dâr-u İhyâi't-Turâsi'l-Arabî 1327h., 12/420)

3. Kastallânî, İrşâdu's-Sârî li-Şerh-i Sahîhi'l-Buhârî, Mısır: Matbaatu'l-Kubrâ 1325h, 6/313

4. Taberî, Târîhu't-Taberî: Târîhu'r-Rusul ve'l-Mulûk, Kahire: Dâru'l-Meârif ts., 2/540

5. Vâkidî, Kitâbu'l-Meğâzî, Beyrut: Âlemu'l-Kutub ts., 1/346; Buhârî, Cihâd 184; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/270

6. Taberî, a.g.e., 3/547; Vâkidî, a.g.e., 1/347-349

7. Hüzeyliler Asım b. Sabit'in başını alıp Sülâfe'ye satmak için cesedine doğru yaklaştıkları zaman, aralarına giren arılardan, cesede dokunamadılar. "Bırakın! Akşam olup arılar başından dağılınca alırız!" dediler. Fakat, Yüce Allah'ın, gökte hiç bulut yokken gönderdiği sel Asım'ın cesedini hiç bulunamayacak bir yere alıp götürdü!

8. İbnu'l-Esir, Usdu'l-Ğabe, 1/290

9. İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/319, 1/398

10. İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/318-9

11. İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/398

12. İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/.96, 301, 2/423

13. İbnu'l-Esir, a.g.e., 2/127

14. Taberî, a.g.e., 3/547; Köksal, a.g.e., 45-50

15. İbn Sa'd, a.g.e., 4/377; Vakidî, a.g.e., 1/496

16. Taberî, a.g.e., 3/547

17. İbn Sa'd, a.g.e., 3/555; İbn Hacer, a.g.e., 3/460

18. İbnu'l-Esir, a.g.e., 2/337

19. İbn Hacer, a.g.e., Beyrut, 7/310

20. İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/476

21. Taberî, a.g.e., 3/574

22. İbn Hacer, a.g.e., 3/543; Vâkidî, a.g.e., 1/353

23. İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/374

24. İbn Hacer, a.g.e., 1/342

25. İbnu'l-Esir, a.g.e., 2/69; İbn Hacer, a.g.e., 3/430

26. İbn Hacer, a.g.e, 1/74; İbn Sa'd, a.g.e., 3/502

27. İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/456

28. İbn Hacer, a.g.e., 1/431; 1/180; İbnu'l-Esir, a.g.e., 1/436

29. İbnu'l-Esir, a.g.e., 3/47

30. İbn Sa'd, a.g.e., 3/594

31. İbn Sa'd, a.g.e., 3/594

32. İbn Hacer, a.g.e., 1/282

33. İbn Hacer, a.g.e., 1/275, 2/207, 1/396